DOLAR

48,9933$%0,06

EURO

55,6682€%-0,10

STERLİN

64,9552£%-0,01

GRAM ALTIN

6.541,36%0,95

BİST100

%

BİTCOİN

฿%

a
Yakup Gülaçtı

Yakup Gülaçtı

29 Eylül 2026 Salı

Parayı izle

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Ülke gündemimiz o kadar hızlı değişiyor ki takipte zorlanır olduk. Her güne yeni bir yolsuzluk ve hırsızlık haberleriyle başlıyoruz. Bütün bunların en baş suçlusu para!..
Öyle anlaşılıyor ki paranın yaptıramayacağı kötülük yok gibi. Şöyle geriye doğru hafızamızı yokladığımızda “yeni doğan çetesi operasyonu, fenomenler operasyonu, sahte vatandaşlık operasyonu, kaçakçılık operasyonları, faili meçhul operasyonları…” Bu liste uzadıkça uzuyor… En son olarak da fon vurgunuyla 455.000 kişinin soyulması operasyonu…
Dedim ya bütün bunların baş sorumlusu para…
Suçun öznesi haline gelen parayı icat eden Lidyalıları yargılamak geliyor aklıma. Dünyadaki para kaynaklı tüm suçları onlara yükleyerek bu işten sıyrılabilir miydik bilmiyorum.
Öncelikle şunu sorgulamamızın daha doğru bir yaklaşım olacağını düşünüyorum:
Toplumu böylesi açgözlülüğe iten ve de teşvik eden nedenler nelerdir? Bunun üzerinde konuşulması gerektiği kanaatindeyim. Toplumsal kötülüğün sıradanlaştığı bir zaman
dilimindeyiz.
Bir ülkede gelir dağılımı, çalışanlar ve üretenler aleyhine bozulduğu sürece gayriahlaki ve gayrimeşru olaylar ve yöntemler harekete geçer. Günden güne yoksullaştığını, bunun
yanında gerek siyasetten gerekse de kanuni boşluklardan yararlanarak zenginleşenleri görenler, kendilerini sorgulamaya ve neden ben de denemeyim, demeye başlarlar. İşte tam
da burada kanun koyucunun görev ve sorumluluğu devreye giriyor; Vatandaşın suç işlemesinin önündeki yolları kanunlarla tıkamak…En son meydana gelen 892 milyarlık fon vurgununun içinde siyasetten kişilerin olduğu konuşuluyor. İki-üç ayda milyar kazandığı söylenen siyasetçilerin topluma ahlak dersi verdiği videoları sosyal medyayı sallarken sıradan vatandaşın kendini nasıl hissettiğini hiç düşündünüz mü?
20’li, 30’lu yaşlarda olup lüks içinde yaşayanların ne ürettiklerini neden sormayız? 200 milyar değerindeki lüks araçlar 26 bin liraya elden çıkarılıyorken aklımıza hiçbir şey gelmiyor mu? Evlerinde kilolarca altın bulunan bürokratların bunu nasıl elde ettikleri sorgulanmaz mı? Anlayacağınız üretenin, asgari ücretlinin ve emeklinin günden güne yoksullaştığı bir ülkeye dönüştük. Yoksulluğun sıradanlığına bir de yolsuzluk eklendi…
Gelir dağılımını düzeltmediğimiz sürece bu sarmalın içinden çıkamayız. Bunun için de paranın izini takip edecek bir mekanizmaya ihtiyacımız var. Birileri hoşlanmayacak olsa da
“Nereden Buldun” yasasını çıkarmak zorundayız. Herkes kazandığı her kuruşun hesabını anlı açık başı dik bir şekilde devlete verebilmeli. Kazancımız ve vicdanımız temiz olmak
zorunda. Bu ülkede herkese yetecek kadar kaynak ve zenginlik var. Yeter ki onu adil ve emek ölçüsünde topluma dağıtabilelim. Birileri yatağa aç girerken, “kazanmak için her yol mübahtır” diyen zihniyetle mücadele etmek zorundayız.
Son olarak şunu da söyleyelim: Siyaset ve makamlar zenginleşme aracı olmaktan kendini kurtarmalı ki kaybolan itibarını geri kazanabilsin.

Devamını Oku

Umudu Yaşat

Umudu Yaşat
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Tıpkı insanlar gibi toplumlarında umutsuzluğa kapıldığı zamanlar vardır. Umudu
yeşertip aydınlık günleri yakalamanın ön koşulu, toplumu belirlenen hedef doğrultusunda
birleştirmek, harekete geçirmektir. Toplumun gücü karşısında aşılamayacak sorun yoktur.
Dünya tarihine baktığımızda bunun çok örneklerini görürüz.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu bunun belki de ilk örneğidir. Orduları dağıtılmış ve
dört bir yanı düşman askerlerince işgal edilmiş bir imparatorluktan bağımsız bir ülke
yaratmanın ilk adımı, Anadolu insanının umudunu örgütlemekti. Gazi Mustafa Kemal Atatürk
de tam bunu yaptı. Karakterinde bağımsızlık olan Türk halkına güvendi, onları örgütleyip
birleştirerek bağımsızlık hedefine doğru yürüdü ve başarılı oldu. Bu yolda yalnız yürümediği
gibi kararları da tek başına almadı. Halkın temsilcilerine danıştı, onları ikna etti ve ortak
verilen kararları uyguladı.
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçtiğimizden bu tarafa, ülkede hiçbir şey
yolunda gitmiyor. Adalete olan güven dibe vurdu. Ekonomik açıdan her gün yoksullaşıyor
toplum. Emekli ve asgari ücretli yaşam mücadelesi veriyor. Yoksulluk artınca da gayri meşru
olaylar toplumsal huzuru yok ediyor.
Yap-işlet-devret modeliyle yapılan otoyol, hastane ve havalimanı gibi işletmeler
bütçenin kara delikleri haline gelmiş. Devletin kasasından bir kuruş çıkmayacak denilen bu
işletmeler, müteahhitleri zengin etme aracına dönüşmüş durumda.
Topraktan üreten hiç kimse halinden memnun değil. Böyle devam etmesi durumunda
üretimi bırakacaklarını söylüyorlar. Bütün bunlara rağmen enflasyonla mücadelede umut
tacirliği devam ediyor. Çalışanların maaşına daha az zam vermenin aracı haline gelmiş bir
TÜİK de vatandaşın başındaki sopa gibi!..
Demokrasi açısından son derece tehlikeli olarak, belediye başkanlarını tutuklu
yargılayıp kayyım ve transferler yöntemiyle devşirmeleri görünce oy kullanmanın bile bir
anlamının olmadığına inanmaya başladı halkımız. İktidar bu transferleri yaparken kamu
vicdanının transfer edilemeyeceğini unutuyor. İktidarda kalmak için her yol ve yöntemin
mübah olduğunu düşünenlerin demokrasi anlayışını sorguluyor halkımız.
Şunu da unutmamak gerekir: Her konuda tek karar verici olarak görünen
Cumhurbaşkanı açısından da oldukça sıkıntılı bir durum bu. Dünyada her şeyi bilecek kimse
yoktur. Cumhurbaşkanından güç devşirenlerin yarattıkları sorunlar da cabası…
Muhalefet, ülkenin içinde bulunduğu yönetim şeklinden ve geldiğimiz noktadan
memnun olmayan vatandaşımızın umudunu yitirmesine engel olup ilk seçimde güç birliği
yapmak zorundadır.
Geçmişteki koalisyonlarda usandık diyenler, daha seçimler aşamasında ittifak adı
altında koalisyon yapıyorlar. Sistemin mimarları dahi gelinen noktadan şikayet etmeye
başladılar.
Bu ülkenin aydınları, demokratları, gerçek milliyetçileri, laik ve sosyal bir hukuk
devletinden yana olanları, ilk seçimde güç birliği yapmak zorundasınız.
İşin özü: Şeyh Edebali’nin de dediği gibi, “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın.” Biz de
diyoruz ki, ey muhalifler! “Umudu yaşat ki demokrasimiz yaşasın.”

Tıpkı insanlar gibi toplumlarında umutsuzluğa kapıldığı zamanlar vardır. Umudu
yeşertip aydınlık günleri yakalamanın ön koşulu, toplumu belirlenen hedef doğrultusunda
birleştirmek, harekete geçirmektir. Toplumun gücü karşısında aşılamayacak sorun yoktur.
Dünya tarihine baktığımızda bunun çok örneklerini görürüz.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu bunun belki de ilk örneğidir. Orduları dağıtılmış ve
dört bir yanı düşman askerlerince işgal edilmiş bir imparatorluktan bağımsız bir ülke
yaratmanın ilk adımı, Anadolu insanının umudunu örgütlemekti. Gazi Mustafa Kemal Atatürk
de tam bunu yaptı. Karakterinde bağımsızlık olan Türk halkına güvendi, onları örgütleyip
birleştirerek bağımsızlık hedefine doğru yürüdü ve başarılı oldu. Bu yolda yalnız yürümediği
gibi kararları da tek başına almadı. Halkın temsilcilerine danıştı, onları ikna etti ve ortak
verilen kararları uyguladı.
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçtiğimizden bu tarafa, ülkede hiçbir şey
yolunda gitmiyor. Adalete olan güven dibe vurdu. Ekonomik açıdan her gün yoksullaşıyor
toplum. Emekli ve asgari ücretli yaşam mücadelesi veriyor. Yoksulluk artınca da gayri meşru
olaylar toplumsal huzuru yok ediyor.
Yap-işlet-devret modeliyle yapılan otoyol, hastane ve havalimanı gibi işletmeler
bütçenin kara delikleri haline gelmiş. Devletin kasasından bir kuruş çıkmayacak denilen bu
işletmeler, müteahhitleri zengin etme aracına dönüşmüş durumda.
Topraktan üreten hiç kimse halinden memnun değil. Böyle devam etmesi durumunda
üretimi bırakacaklarını söylüyorlar. Bütün bunlara rağmen enflasyonla mücadelede umut
tacirliği devam ediyor. Çalışanların maaşına daha az zam vermenin aracı haline gelmiş bir
TÜİK de vatandaşın başındaki sopa gibi!..
Demokrasi açısından son derece tehlikeli olarak, belediye başkanlarını tutuklu
yargılayıp kayyım ve transferler yöntemiyle devşirmeleri görünce oy kullanmanın bile bir
anlamının olmadığına inanmaya başladı halkımız. İktidar bu transferleri yaparken kamu
vicdanının transfer edilemeyeceğini unutuyor. İktidarda kalmak için her yol ve yöntemin
mübah olduğunu düşünenlerin demokrasi anlayışını sorguluyor halkımız.
Şunu da unutmamak gerekir: Her konuda tek karar verici olarak görünen
Cumhurbaşkanı açısından da oldukça sıkıntılı bir durum bu. Dünyada her şeyi bilecek kimse
yoktur. Cumhurbaşkanından güç devşirenlerin yarattıkları sorunlar da cabası…
Muhalefet, ülkenin içinde bulunduğu yönetim şeklinden ve geldiğimiz noktadan
memnun olmayan vatandaşımızın umudunu yitirmesine engel olup ilk seçimde güç birliği
yapmak zorundadır.
Geçmişteki koalisyonlarda usandık diyenler, daha seçimler aşamasında ittifak adı
altında koalisyon yapıyorlar. Sistemin mimarları dahi gelinen noktadan şikayet etmeye
başladılar.
Bu ülkenin aydınları, demokratları, gerçek milliyetçileri, laik ve sosyal bir hukuk
devletinden yana olanları, ilk seçimde güç birliği yapmak zorundasınız.
İşin özü: Şeyh Edebali’nin de dediği gibi, “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın.” Biz de
diyoruz ki, ey muhalifler! “Umudu yaşat ki demokrasimiz yaşasın.”

Devamını Oku

Büyük Taarruz

Büyük Taarruz
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Büyük Taarruz, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde, Türk Milletinin bağımsızlık
mücadelesi olan Kurtuluş Savaşı’nın askeri kısmını bitiren, sonuç olarak da Türkiye
Cumhuriyeti’nin kuruluşuna giden yolun açılmasını sağladı.
15 Mayıs 1919’da İzmir’in işgaliyle başlayan Kurtuluş Savaşı’nda düşmana vurulan son
darbenin adıdır Büyük Taarruz.
1071 yılında Malazgirt zaferiyle girdiğimiz Anadolu topraklarının vatana dönüşmesindeki
mihenk taşının adıdır Büyük Taarruz.
26 Ağustos 1922 sabahı daha gün ağarmadan, Başkomutan Mustafa Kemal Paşa,
Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa (Çakmak) ve Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa (İnönü), 1.
Ordu Komutanı Albay Nurettin Kocatepe’deki gözetleme yerine geldiler. Saat 05.30–05.35
civarında topçuların tahrip ateşi ve piyadelerin yürüyüşe geçmesiyle savaş tam anlamıyla başladı.
Büyük Taarruzla Yunan ordusunun büyük kısmı dört taraftan sarıldı, Anadolu’daki Yunan
kuvvetlerinin yarısı imha edildi veya esir alındı, kalan bölümü ise üç grup halinde kaçmaya
başladı. Çalköy’de yıkık bir evin avlusu içinde Mustafa Kemal Paşa, Yunan ordusunu takip etmesi
için Türk ordusuna tarihe geçen: “Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!” emrini verdi. 15
Mayıs 1919’da kirli ayaklarıyla İzmir’e çıkanlar 9 Eylül 1922’de denize dökülürken İzmir’in
dağlarında çiçekler açıyordu.
Son yıllarda toplumda bir bayram seçiciliği baş gösterdi. Malazgirt Zaferi’ni ve Büyük
Taarruzu aynı coşkuyla kutlayamaz olduk. Sanki herkesin bayramı farklı gibi. Birinin coşkuyla
kutladığına birileri mesafeli durmayı tercih ediyor gibi. Bu da toplumda ayrışmaya, kutuplaşmaya
yol açıyor. Milli ve dini bayramlarımızı bile ortak coşkuyla kutlayamaz olduk. Acılarımızda ve
sevinçlerimizde de ayrışıyoruz. Toplumda birimizin acısı diğerimizin sevinci haline dönüşmeye
başlarsa kardeşliğimizi de kaybetmeye başlamışız demektir ki bu da birlik ve beraberliğimiz
açısından son derece tehlikeli bir durumdur.
Özellikle devletimizi yönetenler bu bayramlara gereken hassasiyeti göstermeliler.
Bugün şanlı bayrağımız göklerde dalgalanıyor, camilerimizden ezan sesleri yükseliyor ve
bağımsız bir ulus olarak yaşıyorsak bunu milli bayramlar olarak kutladığımız günlerin temsil ettiği
kahramanlıklara borçluyuz.
Türk ulusunu kulluktan kurtarıp özgür bireyler olmasını sağlayan cumhuriyetimize sahip
çıkmak hepimizin boynunun borcu olmalıdır.

Devamını Oku

Demokratik İrade

Demokratik İrade
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Bir ülke için en büyük sorun adalet sistemindeki adaletsizliklerdir. Toplum, yasalara
sırtını dayayacağı inancını kaybederse hiçbir şeyinden emin olamaz. Çünkü toplumun en
önemli güvencesi yasalardır. Yasaların uygulanışında ayrıcalık ve kayırma gibi hiç de adil
olmayan uygulamaları görürse kendini güvende görmez. Ülke olarak içinde bulunduğumuz
durum tam da budur.
Ülkemizdeki sorunları sıralamaya kalktığınızda en başa hukuk sistemini koyuyorsanız
gerisini saymaya gerek yok demektir.
Başta düşünce ve ifade özgürlüğü olmak üzere basın özgürlüğünden sivil toplum
kuruluşlarının düşüncelerini açıkça söylemelerine kadar muhalif her cümlenin sorgulandığı
bir korku ikliminin içinden geçiyoruz. İnsanlarımız üç düşünüp bir konuşur hale geldiler. En
basit eleştiri dahi hakaret muamelesi görmeye başladı. Düşüncenin suç sayıldığı algısı
toplumu suskunluğa itmiş durumda. Ankara’da hak arama mücadelesi veren gaziler ve
madencilerin günlerdir karşı karşıya kaldıkları durum ortadadır. Bu insanlar devletten ihale
istemiyor. Emeklerinin karşılığını bekliyorlar.
Hukukun temel prensibi olan yasaların adil şekilde uygulanmasının, iktidarın keyfine
kaldığı inancı toplumun sesinin kısılmasına neden olmuşsa hangi demokratik yolla hak
mücadelesi verecek insanlar?
Ne Anayasa Mahkemesi ne de altına imza attığımız Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi
kararlarını uyguluyoruz. Oysa yasalara doğru oldukları için değil yasa oldukları için uymamız
gerektiğini unutuyor bizi yönetenler.
Kişilerin masumiyet karinelerini unutarak onları peşinen hükümlü ilan ediyoruz. Özel
durumlar hariç, “tutuksuz yargılanma” ilkesini yok sayıyoruz. Daha dün tutuksuz
yargılanmanın esas olması gerektiğini söyleyenler gelinen noktada dillerini yutmuşlar…
İktidarın küçük ortağı MHP, kendini güçlü gibi görse de sözünün pek de dikkate
alınmadığının farkında değil. Açılım adı altında çıkarılan yasaların ilerde doğuracağı
sorunların tek muhatabı gibi gösterileceğini göremiyor.
Ülkeye barış ve demokrasiyi getirmek isteyenler, son günlerde gündemin başını tutan,
adına “Kürt Sorunu” dedikleri sorunları çözmek için örtülü af yasaları çıkarmak yerine mevcut
yasaları uygulama yoluna gidebilseydiler ülkenin demokratikleşmesi açısından daha yararlı
işler yapmış olurlardı.
Devlet Bahçeli: “Selahattin Demirtaş evine, Ahmetler görevine” derken mevcut gerek
yasaların ve gerek de anayasa ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının
uygulanmasının gerektiğini söylemiyor muydu? Ne oldu? Siz önce mevcut yasaların
uygulanmasını sağlayın. Şayet anayasa hükümlerini tam anlamıyla uygulayabilseydik
demokratikleşme sorunu büyük ölçüde çözülürdü.
Demek ki sadece yasalarla demokrasi ve barış gelmez ülkelere. Yasaları uygulayacak
demokratik iradeye sahip yöneticiler de lazım.
Demokrasiye inanan iradeyi aramaya devam edeceğiz.

Devamını Oku

Siyasal Kirlenme

Siyasal Kirlenme
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Sokaktaki vatandaşa mikrofon uzatıp “transfer” nedir? diye sorsanız alacağınız yanıtın
hemen hemen tamamı “futbolcu almak” şeklinde olur. Oysa son günlerde futbolcu transferinin
önüne geçen milletvekili ve belediye başkanı transferleri yaşanıyor.
Vatandaş, verdiği oyların böylesi transferler yoluyla muhalif olduğu partiye taşınmasını
kendine yapılan ihanet olarak görüyor, öfkesi de tavan yapıyor. Asıl soruyu da sormadan
edemiyor; Neden partisini değiştirdi?.. Bu soruyu sorarken de bir sürü senaryo yazıyor
kafasında: Yargılanma korkusu mu, siyasi gelecek kaygısı mı, menfaat sağlama mı?.. Kimin
ne dediği değil vatandaşın ne düşündüğü önemlidir.
Bir siyasetçi gerçekten siyasi görüşünün değiştiğini, eski partisinin demokratik
ilkelerinden uzaklaştığını veya artık o partiyle çalışamayacağını seçmenine anlatır ve
partisinden ayrılırsa bunu siyasetin doğal bir sonucu olarak görebiliriz. Ne var ki geçişlerin
hep iktidar partisine doğru kayması toplumda yukarıda söylemeye çalıştığım kuşkuların
haklılığını güçlendirir.
Çeşitli nedenlerle partisinden ihraç edilenlerin yeni bir oluşumla parti değiştirmeleri
elbette anlaşılabilir. Bunun örneklerini Refah Partisinden AKP’ye, CHP’den DSP’ye, MHP’den
Büyük Birlik Partisine, Zafer Partisine, İYİ Partiye, son olarak da CHP’den YENİ Partiye
geçişlerde gördük. Yani milletvekilinin partisiyle fikir ayrılığı yaşaması, hatta partisinden
ayrılması parlamenter siyasetin doğal parçası olabilir. Ancak siyasal çizgisini tersine çeviren
bir değişim varsa orada başka şeyler vardır. İşte toplum bunları normal görmüyor.
Bugünlerdeki milletvekili transferleri de toplumsal kuşkuları körüklüyor.
Bir belediye başkanı, seçimden hemen sonra partisinden ayrılıp aynı görevde başka bir
partiye geçiyorsa, hukuken mümkün olsa bile siyasi meşruiyeti açısından seçmene bir
açıklama borcu olduğunu düşünüyorum.
Hatta bana göre ideal sistemde, seçildikten hemen sonra parti değiştiren belediye
başkanları görevlerini de bırakmalılar. Ayrıca herhangi bir nedenle boşalan belediye başkanlığına
kayyım atamak yerine belediye meclisindeki sayısal dağılıma bakmaksızın aynı partinin bir meclis
üyesinin üstlenmesinin yasal zemini oluşturulmalı. Böylece vatandaşın oy tercihine de saygı
gösterilmiş olur.
Koca koca insanların ayakkabı değiştirir gibi parti değiştirmeleri gelecek kuşaklara kötü birer
örnek olarak tarihin tozlu sayfalarına not ediliyor. O sayfaları temizlemenin yasal yollarını
bulmadığımız sürece bunları konuşmaya devam edeceğiz.

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.