DOLAR

47,7473$% 0.09

EURO

55,1184% 0.01

STERLİN

64,5065£% 0.1

GRAM ALTIN

6.712,29%-0,29

BİST100

13.626,76%-1,34

BİTCOİN

3065385฿%-1.7

a
Ferda Akgül

Ferda Akgül

11 Ağustos 2026 Salı

VATAN MESELESİ FINDIK KADAR KALDI.

VATAN MESELESİ FINDIK KADAR KALDI.
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Soru-yorum.

2025 Yılı: 

2025 yılı bütçesinde faiz gideri yaklaşık 2 trilyon 53 milyar TL olarak gerçekleşmiştir. Bu da 2025 yılında günlük ortalama 5,62 milyar TL faiz ödendiği anlamına gelmektedir.

2026 için öngörülen ise günlük 7,51 milyar TL…

Kaynak:

(T.C. Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı.)

TBMM 2025 yılında faiz gideri 2 trilyon 53 milyar lira ola…

Ülkemizin bir günde ödediği faiz, ortalama belediyenin bir yıllık bütçesine denk geliyor.

Düşünün…

Onca özelleştirmeden sonra bu kadar borçlanmayı nasıl yaptınız?

Yollar geçiş garantili, köprüler geçiş garantili, hastaneler hasta garantili?

Bunlar için devletin kasasından para çıkmadığına göre bu faiz batağını nasıl düştük?

Bu ülke bu durumda daha ne kadar ayakta kalabilir?

Şimdi hükümetin fındık fiyatına vermiş olduğu değer artışını az  bulanlar oluyor?

Bu kadar faize paranın gittiği bir ülkede verilen fiyatı az demek “hainliktir” diyelim mi?

“Ülkeyi bu kadar borçlandırmayın, bazı işlerden tasarruf yapın” dediğimizde bize hain diyordunuz ya….

Şimdi biz de bunu söyleme hakkına sahibiz?

Ama söyleyemeyeceğim.

Yine aynı şeyi söylüyorum.

Yazık oluyor memleketime.!

Şimdi siz söyleyin yazık olmuyor mu?

Bir günde 6 milyar TL faiz ödeyip, çiftçiden, emekliden, üreticiden, işçiden, memurdan kesmek kısmak normal mi?

İLK MEKKE ANTLAŞMASINI KİM YAPTI?

Hazreti Muhammed’in Müslümanlar ile Mekkeli Müşrikler arasında Mekke yakınlarındaki Hudeybiye bölgesinde imzalanan barış antlaşmasıdır.

İKİNCİ MEKKE ANTLAŞMASI.

Türklerin Arapların parasıyla, Pakistanlı müslümanların nükleer gücünü birleştiren anlatlaşmadır.

Ortak Savunma İlkesi: Taraf ülkelerden birine yönelik gerçekleşecek herhangi bir silahlı saldırganlık veya tehdit eylemi, her üç ülkeye de yapılmış kabul edilecektir 

NATO 5 gibi..

Güvenlik ve Terörle Mücadele: Sadece dış devlet tehditlerine karşı değil, bölgesel istikrarı bozan terör odaklarına ve hibrit tehditlere karşı da üç ülke arasında istihbarat, eş güdüm ve ortak hareket kabiliyeti geliştirilecektir.

Tedarik ve Savunma Sanayii: Tek taraflı bağımlılığı azaltmak adında üç ülke arasında savunma teknolojileri entegrasyonu, ortak üretim ve eğitim standartlarının uyumlaştırılması hedeflenmektedir.

Coğrafyanın kaderi, tarihin ise tekerrürden ibaret olduğunu fısıldayan bir çağda, Mekke yine aynı sorunun cevabı olmak için seçildi. 

Bir yanda haritaların masalarda yeniden çizilmeye çalışıldığı fırtınalı bir Doğu, diğer yanda bu fırtınaya karşı kendi sığınağını inşa etmek mecburiyetinde kalan üç kadim güç: 

Ankara, İslamabad ve Riyad.

Mekke’de altına imza atılan metin, sadece askerî bir iş birliği protokolü yahut diplomasi koridorlarında kotarılmış aleladedir bir uzlaşı değildir. 

Bu anlaşma; Türklerin teknolojideki ve sahada rüştünü ispatlamış harp aklının, Pakistan’ın nükleer caydırıcılığıyla ve Suudi Arabistan’ın jeopolitik ile finansal ağırlığıyla aynı potada erimesidir. 

“Birimize yapılan tehdit, hepimize yapılmıştır” iradesi, bölgede dengeleri kartvizit diplomasisiyle belirlemeye çalışan aktörlere verilmiş en net, en yalın cevaptır.

Toprağın ve tarihin çağırdığı yerde durmak, artık bir tercih değil, varoluşsal bir zorunluluktu. Mekke Anlaşması, Orta Doğu’nun kendi kaderini başkalarının kalemine terk etmeyeceğinin, güç dengesinin yeni baştan ve bu toprağın çocukları tarafından kurulduğunun altı çizili ilanıdır.

İyi şeyler de oluyor ama Araplar ihanet etmezse…

Doğru yolda olana selam olsun.!

Devamını Oku

ZİLLE BAŞLAYAN KÖLELİK!

ZİLLE BAŞLAYAN KÖLELİK!
0

BEĞENDİM

ABONE OL

İnsanlık, tarihi boyunca hiç bu kadar kitlesel, hiç bu kadar rafine bir uyuşmanın pençesine düşmemişti. Sokaklara bakın; diplomalarıyla gurur duyan, unvanlarını zırh gibi kuşanan ama bir sonraki adımı için hep bir “üst akıldan” komut bekleyen milyonlar yürüyor. 

Düşünme işini başkasına devretmiş, kendi zihnine yabancılaşmış bir insanlık… 

Ve en acısı, boynundaki görünmez zinciri madalya zanneden, köle olduğunun farkında bile olmayan modern kitleler.

Bugün “eğitim” adı altında kutsadığımız modern tapınaklar, özgür zihinler inşa etmek için değil, endüstriyel sistemin dişlileri tıkır tıkır işlesin diye itaatkar çarklar üretmek için tasarlandı. 

Çocuklarımızı teslim ettiğimiz o binaların ruhu, 19. yüzyılın Prusya fabrikalarından miras kaldı yani fabrika düzeni okullar.

Zil çaldığında hareket et, zil çaldığında dur! 

Teneffüsün süresi bile yukarıdan bir yerlerden dikte edilmiştir. 

Bu düzenin bir fabrika işçisinin vardiya sisteminden, bir kışlanın içtimasından ne farkı var?

Sistem, yaratıcılığı bir tehdit, itaati ise en yüce erdem olarak ödüllendiriyor. 

Kendi merakının peşinden gitmek, sistemin sınırlarını zorlamak suç; başkalarının belirlediği o ruhsuz müfredatı ezberlemek ise başarı sayılıyor. İşte bu yüzden, o nizamı bozacak kadar çok soru soran, kalıplara sığmayan o taze zihinler hemen “farklı” ilan ediliyor. 

Fazla soru sormak, sisteme göre bir dikkat eksikliğidir ve derhal ilaçlarla, kimyasallarla bastırılmalıdır. 

Çünkü sorgulayan çocuk, çarkı bozar. Sistemin ise tamirciye değil, uysal vidalara ihtiyacı vardır.

Bu tezgahtan geçenlerin mezuniyet sonrasında da özgürleşememesi bir tesadüf mü? 

Elbette değil. 

Hayatı boyunca hep bir yönergeyle hareket etmiş, hep bir otoritenin “olur”una sığınmış zihinler, diplomayı aldıktan sonra da kendilerine ne yapmaları gerektiğinin söylenmesini beklerler. 

Kendi hayatının öznesi olamayan, rüzgarın yönünü tayin edemeyen, entelektüel birer konformiste dönüşürler.

Oysa gerçek eğitim, bir müfredatın bittiği yerde, ilk sorunun sorulmasıyla başlar. İnsanlığı düştüğü bu konforlu uykudan uyandıracak olan şey, ezberletilmiş doğrular değil; şüphenin ve merakın o asil gücüdür. 

Zihnini bir başkasının ipoteğinden kurtarmayan, zillerle hizaya giren bir toplumun geleceği, onu güdenlerin insafına kalmıştır.

Zilleri susturmanın, kalıpları kırmanın ve kendi gökyüzümüzü kendimiz inşa etmenin vakti geldi de geçiyor. 

Unutmayalım; asıl esaret prangalar değil, sorgulanmayan doğrulardır.

Doğru kime göre doğru?

Yanlış kime göre yanlış?

Gerçek nasıl bir gerçek?

Hangi gerçekten kaç doğru çıkar?

Beni ve benim gibileri imam hatip liselerinde hızarın ağzına verenlere açık soru?

O tomruktan doğru beşe-on çıktı mı?

Veya yaptıklarınızı siz sorguluyor musunuz?

Doğru yolda olana selam olsun.

Devamını Oku

BULANCAK TÜRK’Ü SÖYLEDİ!

BULANCAK TÜRK’Ü SÖYLEDİ!
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Fahişelere, manyaklara, ırkçılara

“içerik üreticisi” dedikleri, mafya yani organdan, kandan ve göz yaşından beslenen adamların da

“kahraman” gibi sunulduğu, memleketin dağını taşını talan edip milleti kuyruklara

mahkum edenlerin “dava adamı” muamelesi gördüğü, softa yobazların “hoca efendi” diye geçindiği diyar da türkü söyleyenler…

Türk’ü söylediler.

O gece şehirde bir tevekkül vardı.

Zira şehrin idarecisinden temizlikçisine kadar, hiçbir makam ve hiyerarşi gözetmeden bütün gönüllerin tek yürek olduğu bir gecede türkü söyleyen çocuklar…

Türk’ü söylediniz.

“Çamlığın başında tüten bir tütünle” Ziyasını arayan sevgili gibi, elmayla narı takas edip araya parayı koymadan zârı zârı ağlayan ve yine sevgiliyi arayan sevgili gibi ve tüm bu inanışa biat ederek “ölürsem üstüme yine sen gel” diyen maşuk edasıyla aşkı arayan şehrin çocukları ne güzel türkü söylediniz.

Ancak siz Türk’ü söylediniz.

1960’lı yıllarda, Irak’taki cumhuriyet rejiminin ilk yıl dönümü kutlamaları dâhilinde Türkmenler üzerinde büyük baskı ve katliam girişiminde Türkmen liderler ve aydınlar acımasızca işkence görüp, evleri basılıp yüzlercesine tecavüz edilip zindana atılışından 100 sene sonra Bulancak’tan çıkan bir çığlık olup ağıt yaktınız ve türküye eşlik ettirdiniz.

Ancak siz yine Türk’ü söylediniz.

Sevgili kardeşlerim:

Bölgemizin medar-ı iftiharı şair, yazar, ressam ve düşünür Rahmi Eyüpoğlu’nun dediği gibi

“Şairim, zifiri karanlıkta gelse şiirin hası, ayak seslerinden tanırım. Ne zaman bir köy türküsü duysam, Şairliğimden utanırım.” 

O gece haddini bilen kendinden utandı.!

Gönlünüzü koyduğunuz ve bizlerin de gönlünü teslim ettiği o güzel gece için hepinize müteşekkiriz.

Şehrimizin kaymakamından belediye başkanına gönlüyle o gece orada olan herkes adına haddim olmadan sizlere teşekkürü borç biliyorum.

Unutmadan bu arada “Türk’ü söylesin, türküler.”

Tekrarını beklemek haddimiz mi bilmiyorum.

OKURDAN GELEN SORU ÜZERİNE.

Atatürkçü müsünüz.?

Ben rozet “Atatürkçüsü” değilim hiç olmadım.

Rozet Atatürkçüsüyle de dini kazanç kapısı yapan dincilerle de hep mücadele ettim.

Ben içinde izmleri yıkan Kur-an aklına iman eden ve anlamaya çalışan tekamül halinde biriyim.

Ancak Atatürk’ün akılcılığına saygı duymamak, dogmalara sığınmış kafalarda vücut bulur.

Atatürk Kemalist değildi.!!!

Atatürk akılcı, bilge devlet ve fikir adamıydı.

Ayrıca insan akıl haricinde kendini “ben şucuyum” diye tanımlarsa kendini inkar eder.

İnsan hür akıldır.!

Atatürk’ün dediği gibi, fikri ve irfanı hür nesillerden doğan hür akıl.

İlla ki bir şeyci olmak gerekirse akılcı olmak insan olana verilen en büyük lütuftur.

Zira insanı hayvandan ve meleklerden farklı kılan tek şey hür akıldır.

İsterseniz meleklerden üstün, isterseniz hayvanlardan aşağı olursunuz.

Duamız:

Allah’ım bizi meleklerden de üstün kılarak ruhumuzu al.

Sen her şeyi hakkı ile bilensin.!

Doğru yolda olana selam olsun.!

Devamını Oku

YA KUR’AN YA ZULÜM!

YA KUR’AN YA ZULÜM!
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Kur’an-ı Kerim’i Güzel Okuma Yarışması üzerinden birbirini yarışmadan elemeye çalışan “mübarek Araplar” veya “mübarek Müslümanların” içinden bir aydın çıkıp:

Biz bu kitabı putlaştırdık; gelin içeriğini anlayıp hayatımızı bu kitaba göre tanzim edelim demediği sürece; Allah’ın insanlığa kurtuluş reçetesi olarak gönderdiği kitap, İslam öncesinde yarışması yapılan şiir kitapları gibi kalacak.

Kâbe’den putları temizlemek için verilen mücadelenin finalinde Müslümanlara öyle bir oyun oynandı ki geldiğimiz noktada her Müslüman, kendi özelinde Allah’ın kitabını putlaştırdı.

 * En güzel biz okuduk.

 * Dinleyeni en güzel biz duygulandırdık.

Lâkin hiçbirimiz anlamayı denemedik.

Şayet anlayabilseydik:

 1. Hiçbir Müslümanın kanı akmayacaktı.

 2. Dünyanın idaresi Müslümanlarda olacaktı.

 3. Küfür tek millet olacaktı.

 4. Kimse dininden, milliyetinden, ırkından veya cinsel kimliğinden dolayı yadırganmayacaktı.

 5. Fakir kimse olmayacaktı.

 6. Sömüren zengin olmayacak; zengin, malında fakirin hakkı olduğunu bilecekti.

 7. Müslüman, yazılı olmayan ayetleri de okumayı bilecekti; resim, şiir, edebiyat ve sanat zirveyi yaşayacaktı.

 8. Kimse ajanlık ile İslam’ı kullanamayacaktı, çünkü her Müslüman “Mescid-i Dırar”ı bilecekti.

 9. Allah ile kul arasında, rahip ve rahibeler gibi bir din adamı sınıfı olmayacaktı.

 10. Tam inanmış Müslümanlardan müteşekkil müminler olacaktı ki o beldede bırakın kadınları kapı arkasına saklamayı, kapılarda kilit bile olmayacaktı; suç işlenmeden önce önlem alınacaktı.

Tüm bunların olmadığı bir beldede kapitalizm neyi sömürecekti? 

Tabii ki hiçbir şeyi!

### Yeni Firavunların Düzeni

Ben yeni Firavun’sam:

*”O hâlde Kur’an’ı Allah koruyorsa, ben de içeriğini sana anlattırmam; onun üzerinden kazanç sağlarım.”* derim.

Bana bunun maliyeti:

 * Bir televizyon, bir de televizyon hocası.

 * Bir cemaat, bir de cemaat hocası!

   *(İçlerinde iyileri varsa tenzih ederim.)*

Her İslam ülkesinde aynı propaganda, aynı yapılanma…

Ve gelinen finansal ortada.!

Doğru yolda olana selam olsun!

Devamını Oku

SAHİLDEN RAY SAYMAK MI?

SAHİLDEN RAY SAYMAK MI?
0

BEĞENDİM

ABONE OL

(Güzergâhın Ortasındaki Mahcubiyet)

Giresun’da bir kahvehaneye veya çay ocağına otursanız, fındıktan hemen sonra konu dönüp dolaşır o bitmeyen yollara gelir. 

Bugünlerde de bir fısıltı dolaşıyor sokaklarında şehrin: “Bizi yine pas mı geçtiler? 

Tren yolu Giresun’u teğet mi geçecek?”

Bakanlık her ne kadar “Hayır, Samsun-Sarp hattı burayı da kapsıyor, haritada yeriniz baki” dese de, Giresunlunun göğsündeki o eski kırgınlığı söküp atmaya yetmiyor resmî açıklamalar. 

Çünkü Giresunlu çok resmi yalanlarla kandırıldı.!

Zira bu şehir, vaatlerin rüzgârıyla serinletilip, icraatın sıcağında arkada bırakılmaya alışık. 

Mesele sadece rayların buradan geçip geçmeyeceği değil; mesele, o raylar döşenirken bu şehrin sesinin ne kadar duyulduğu.

Karadeniz’i bir uçtan bir uca bağlayacak bir demiryolu hayali, bu coğrafyanın kaderini değiştirecek kadar büyük. 

Samsun’dan yola çıkıp Sarp’a varacak bir tren, elbette Giresun’un da toprağına basacak. Ancak Ankara-Samsun hattının ihaleleri konuşulurken, sahil şeridinin takvimi hep bir sonraki bahara erteleniyor. İşte o “sonraki baharlar”, Giresun’un ömründen çalıyor.

Üstelik bu kafa karışıklığının arkasında daha derin bir yara var. 

Şehir aylardır, yıllardır Güney Çevre Yolu’nu bekliyor. 

Trafiği sahil şeridine sıkışmış, nefes almakta zorlanan bir kent burası. 

Çevre yolu yatırım programlarına bir türlü tam anlamıyla kurulamamışken, üstüne bir de hızlı tren projesinin belirsiz takvimi eklenince, Giresunlu haklı olarak soruyor:

“Biz bu haritanın neresindeyiz?”

Demiryolu projesinde Giresun devre dışı bırakılmadı, evet. Resmî evraklarda, sunumlarda, projeksiyonlarda adımız hep var. 

Ama bir şehri sadece haritada tutmak yetmez; onu geleceğin planına, bütçesine ve en önemlisi adaletine dahil etmek gerekir. Giresun, Karadeniz’in üvey evladı değil, tam kalbidir. Ve kalbi durdurulmuş bir Karadeniz projesi, menziline asla tam varamaz.

Çünkü Giresun sıradan bir şehir değil, kurtuluşu olmayan bir şehirdir.!

Giresunlunun gözü kulağı Ankara’da, ama artık sadece söz duymak istemiyor. 

Şehir, o trenin sesini sahiden duymak, rayların ağırlığını bu toprağın hissetmesini bekliyor. Çünkü geç kalan adalet gibi, çok geç kalan yatırım da şehirlere hep biraz mahcubiyet bırakır. Ve Giresun, bu mahcubiyeti daha fazla taşımak istemiyor.

Çünkü Giresun’da mahcubiyeti yaşarsa, kimse kusura bakmasın o yüce gönüllü insanlar sandığa bile gitmezler.

İstemeye istemeye verdiğiniz Tıp Fakültesi bırakın Karadeniz’i Türkiye’de söz sahibi oldu.

Trabzonlu kardeşlerim kusura bakmasınlar. Giresun Trabzon ilçesi değildir.

 Ama bütün Karadeniz Görele‘nin bir ilçesidir ve Görele Giresun’a aittir.

Umarım mesaj anlaşılmıştır.

Doğru yolda olana selam olsun.!

Devamını Oku