49,1375$%0,12
55,2245€%-0,07
64,8177£%0,06
6.572,98%-0,30
%
4173685฿%2.03313
29 Eylül 2026 Salı
Hayat öyle bir hale geldi ki, kimse kendi işinden, geçim derdinden kafasını kaldıramıyor.
Herkes yorgun, herkes ölü gibi.
Kimse kimseyi görmüyor.
Kimse kimseyi anlamıyor.
Birine yaptığı davranışın yanlış olduğunu söyleyen, hemen sana düşman oluyor.
En basit şeylerden tahrik oluyoruz.
Sanki herkes canlı bomba gibi… Dokunsan patlayacak.
Geçenlerde emekli bir polis memurumuzun, geçinemiyorum diyerek intihar etmesi üzerine merak edip araştırdım.
Türkiye’de Emniyet- Sen verilerine göre 2025 yılından bu yana 19’u emekli olmak üzere yaklaşık 160 civarında emniyet mensubu intihar etmiş.
Şaşırdım, bu oran çok büyük bir oran. Neredeyse her üç günde, bir polisimiz kendi elleriyle yaşamına son vermiş.
Peki kim bu polisler;
Hani canımızı, malımızı , huzurumuzu, namusumuzu, ahlakımızı , çocuklarımızı koruyan polisler.
Biz canımız istediği zaman uyurken, onlar bizim rahat uyumamız için uyumayan polisler.
Düşünsenize emekli olana kadar , her günü, her anı bu memleket için hep bir pamuk ipliğine bağlı yaşanmış bir hayat.
Tam huzur içinde hayatının en güzel yıllarını yaşayacağı yerde..
Ankara’da Anayasa Mahkemesi önünde elinde,
“Para için değil, onurumuz için” yazan bir pankartla , yaşamına kendi elleriyle son veriyor.
Peki, bir insanın hayatından daha önemli olan Bu ONUR Bu GURUR dedikleri şey…? Nedir.
Bunu Türkiye’ deki haksız yapılan atamalara hiç utanmıyor musunuz diyen birine..
Evet utanmıyoruz, yaptığımız işten gurur duyuyoruz diyen insanları alkışlayan milyonlarca kişiye nasıl anlatsam.
Belkide anlatamadığımız için canlı bomba gibi sokaklar.
Allah’ın yarattığı en yüce canlı ile, siyasetin, makamın, gücün ve çıkarın yücelttiği en yüce canlı arasında kimliğimizi, kişiliğimizi kaybetmiş bir nesil olarak yaşıyoruz.
Gerçekten onuruyla, gururuyla yaşayan herkese zor bu hayat.
Hayatımızın her şeyini, her anını emanet ettiğimiz bu insanlara ben seyyanen zam istemeye utanıyorum.
Hani şu vekillerimize, bürokratlarımıza verilen imtiyazlı haklar var ya..
Memlekette bazı değerlerin yerine oturması için, bütün bu hakların öncelikli olarak polislerimize, bütün emniyet mensuplarına verilmesi lazım.
Çünkü bu memleketin güvenliği için yaşayan insanlar, kendi geleceğini güvende hissetmiyorsa Hepimizin oturup düşünmesi gerek.
Memlekette her şey o kadar sahteleşti ki gerçek olan hiçbir şey kalmadı gibi.
Allah dünyayı sadece siyasiler, politikacılar ve bürokratlar için yarattı sanki.
Can herkese tatlı ama büyük bir çoğunluğumuz dünyayı görmeden su aygırı gibi yaşıyoruz.
Geçen hafta eşimle Giresun Eğitim ve Araştırma Hastanesine gittik.
Tuvalet ihtiyacımız oldu. Baktık, poliklinikler girişinde tuvaletler yazıyor.
Eşim bayanlar bölümüne, ben erkekler bölümüne girdim.
Girdim ama içerisi leş gibi kokuyor. Ayrıca insanlar o ağır kokunun içinde sıraya girmiş, tuvalet sırası bekliyor.
Kendimi dışarı zor attım. Baktım, eşim de çıkmış.
“Ne oldu?” dedim.
“Çok kalabalık ve kokuyordu, duramadım.” dedi.
Ya gerçekten bir insan, ne olursa olsun böyle bir manzaraya maruz bırakılmamalı.
İnsan aşağılanıyor resmen.
Bu dünyada insan onurundan daha önemli ne var..
Mehmet Şimşek, satın alma gücü bakımından dünyanın en büyük 11. ekonomisine sahip olduğumuzu, kişi başına neredeyse 50 bin dolarlık alım gücümüz bulunduğunu söylüyor.
Bu pis kokunun içinde sıra bekleyen bunca insanın gerçekten 50 bin dolarlık alım gücü var mı?
Varsa, ben para falan istemiyorum. Kendiniz özel hastanelerde, beş yıldızlı oteller gibi, vıp/ protokolu süit odalarında tedavi olurken bu insanları bok kokusunun içinde sırada bekletmeyin yeter.
Hiç olmazsa insan gibi onurumuzla yaşayalım.
Peki, bunun FETÖ ile ne ilgisi var diyeceksiniz.
Doğrudan bir ilişkisi yok tabii.
Fakat her tarafımız böyle kokuyor.
FETÖ dosyaları kapsamında cezaevine girip çıktıktan sonra hayatı ve ekonomik durumu büyük ölçüde değişen insanlar olduğu yönündeki iddialar gibi
Bu süreçlerden geçmesine rağmen, beraat kararı verilip halen bedel ödeyen insanlarda var deniliyor.
Nedir FETÖ’yü farklı kılan bu iki farklı yüz?
Aynı örgüt soruşturmalarının içine giren insanlar neden birbirinden bu kadar farklı sonuçlarla çıkabiliyor?
Peki Meclis, bu soruların cevabını verecek önergelere neden yeterince ilgi göstermiyor?
Geçenlerde Adli Yıl Açılış Töreni’nde Özgür Özel ile Kemal Kılıçdaroğlu karşı karşıya gelip el sıkıştı.
Bir tarafta, benim görüşüme göre, Atatürk’ün partisi dediğimiz CHP’nin içini boşalttığını düşündüğüm Kemal Kılıçdaroğlu…
Bir tarafta Özgür Özel…
Artan tepkiler üzerine Özgür Özel, “Benden 30 yaş büyük insan. Uzattığı elini boşta bırakmak bana yakışmazdı.” dedi.
Tabii, yakışmaz.
Çünkü sizler, , bu millet gibi tuvalet sırasında beklemiyorsunuz.
Günlerce randevu sırası, muayene sırası, röntgen sırası beklemiyorsunuz.
Devlet hastanelerinde sıradan vatandaşın yaşadığı bütün o sıkıntıları aynı şekilde yaşamıyorsunuz.
Hastaneleriniz, giriş kapılarınız, tuvaletleriniz bile çoğu insanın hayatta göremeyeceği lükse sahip.
İşin acısı, sonuna kadar kullandığınız o ayrıcalıklı kamu kaynaklarının bedelini, o pis kokusunun içinde bekleyen insanlar ödüyor.
Her şey çok güzel olacak, demokrasi gelecek diyorsunuz.
Ama sizlere hayatın birçok alanında sunulan konforlu hayatın ayrıcalığından vazgeçmiyorsunuz.
Demokrasinin, şeffaflığın ve “halkın hizmetkârı olma” bilincinin yüksek olduğu ülkelerde olduğu gibi;
Ya hepimizin insanca yaşaması,
ya da hepimizin aynı hastane kapısında, aynı randevu sırasında, aynı tuvalette, aynı kokunun içinde eşit olması için mücadele etmiyorsunuz.
Sadece kendinizi yaşatmak üzerine verdiğiniz bu mücadelede, sizlere yakışmayan o kadar şey var ki..
Gerçekten kaç yüzünüz var, merak ediyorum.
İnsanın yaratılış amacında ölümün yeri yok aslında.
Allah’ın, insanlara sunduğu bitmek tükenmek bilmeyen bunca nimet varken sadece ölümü düşünerek yaşayalım diye yaratılmış olamayız.
Fakat öyle bir hale geldik ki; Allah’ın yarattığı hiçbir şeye bedava ulaşamıyoruz artık. cryptobet giriş
Her şey tekelleşti..
Hani Allah dünyayı kusursuz yaratmıştı.
Hani Allah dünyayı eşit yaratmıştı.
Sadece parası olan yaşıyor artık.
Kur’an-ı Kerim’e göre en büyük günahlardan biri Allah’a şirk koşmaktan sonra insan öldürmektir.
Fakat toplum olarak yapılan her adi suçun, her ahlaksızlığın, her kötülüğün çözümünü yalnızca ölümde arıyoruz.
Kimi “İdam gelsin” diyor.
Kimi “Şeriat gelsin” diyor.
Peki,
Neden ahlaklı, vicdanlı ve ruhsal olarak sağlıklı insanlar yetiştiremiyoruz?
Bu insanlar annelerin karnından suçlu doğmadı.
Düşünsenize…
“Bak, emekledi!”
“Bak, yürüdü!”
diyerek sevindiğimiz, çevresine gülücükler saçan o minicik, masum çocuklar yıllar sonra nasıl oluyor da toplum için tehlikeli hale gelebiliyor?
O çocukları yetiştiren biziz.
Ailesiyle, okulu ile, mahallesiyle biziz.
O halde bu çocukların gelişiminde bizim de bir sorumluluğumuz olmalı.
Elbette insanın özgür iradesi var.
Elbette yaptığı kötülüğün hesabını vermeli.
Ama insanın özgür iradesi varsa, bizim de o iradenin oluştuğu ortamda bir sorumluluğumuz olmalı.
Bütün suçların önlemi yalnızca ceza, yalnızca ölüm olmamalı.
Kimse eğitimden bahsetmiyor.
Kimse toplumsal sorumluluktan bahsetmiyor.
Bugün sokakta 8 yaşında bir çocuk çıkıp:
“Ben futbol oynamak istiyorum.”
dese, bunun bile bir bedeli var.
Toplumun bir köşesinde sıkışıp kalmış 25 yaşındaki bir insanı yeniden hayata kazandırmak için futbol oynatmak isteseniz 14 bin lira gerekiyor.
Çok çalışkan, çok yetenekli ama ekonomik imkânı olmayan bir sporcunuz var.
Elinden tutmak, okutmak, topluma kazandırmak istiyorsunuz.
En basit dershane 100 bin liradan başlıyor.
Sonra dönüp:
“İnsanlık nereye gitti?”
diye soruyoruz.
İnsanlık, para ile satın alınıyor artık.
Bugün nerede dini bir yazı veya dini bir paylaşım görsem, konu dönüp dolaşıp ölüme geliyor.
Kimse caminin kapısında:
“Bakın, hayat bir günlük.”
“Hayatın kıymetini bilin.”
“Sağlığınız yerindeyken hayatın güzelliklerinden yararlanın.”
“Menfaatsiz dostluklar kurun.”
“Kimseyi kırmadan, çalmadan, çırpmadan huzur içinde şu üç günlük dünyanın tadını çıkarın.”
demiyor.
Her şey ölüm üzerine.
Herkes bizi öldürüp, hemen cennete göndermek derdinde.
Sanki bu dünyaya sadece ölümü beklemek için gelmişiz gibi…
O zaman Allah bu dünyayı ve bizi neden yarattı.?
Hani bir fıkra vardır.
Adamın biri ölmüş.
Sorgu melekleri gelmiş.
Bakmışlar, adamın defteri tertemiz.
Şaşırmışlar.
“Dayı, sen varlıklı bir adamsın. Hiç tatil bölgesine gitmemişsin. Sigara, içki içmemişsin. Bir konsere bile gitmemişsin.
Halbuki Allah, bütün bu güzellikleri senin için yarattı demişler.
Adam cevap vermiş:
“Ben ölünce melek olmak istiyordum.”
Onun için her şeyden uzak durdum demiş.
Sorgu melekleri birbirlerine bakmış.
“Getirin kanatları!” diye bağırmışlar.
Adam sevinmiş:
“Melek mi oluyorum?” demiş
“Hayır.”
“Kaz oluyorsun!” demişler.
O misali…
Bu memlekette kimseyi melek yapmaya uğraşmayın.
Ama kimseyi de kaz yapmayın.
Allah’ın yarattığı en yüce canlıyı
İnsan gibi yaşatın,
İnsan gibi yaşayın.
Gerisini Allah’a bırakın…
PKK denilen terör örgütü sadece Kürtlerin hakkını savunan bir hareket değil; komünist-devrimci bir ideolojiye sahip, sınıf mücadelesini ve bağımsız Kürdistan hedefini bir arada savunan devrimci bir örgüt olarak ortaya çıkmıştı.
DEM Parti ise pkk gibi silahlı bir örgüt değil; Kürt sorununun demokratik ve barışçıl çözümünü , eşit yurttaşlığı ve demokratikleşmeyi savunan siyasi bir yapı olarak siyaset yapıyor.
Fakat ben yıllardır şu soruların cevabını tam olarak anlayabilmiş değilim:
PKK ne istiyor?
DEM Parti ne istiyor?
Çünkü Kürt vatandaşların hiçbir zaman ortak bir siyasi talebi olmadı.
Kürt vatandaşların içinde AK Parti’ye oy veren de var, CHP’ye, MHP’ye oy veren de…
Milliyetçi olanı da var, sosyalist olanı da, muhafazakârı da, bağımsızı da…
Peki bu PKK, bu siyasi yapılar kimin hakkını savunuyor?
Çünkü bu yapıların içinde yer alan insanlara bakıyorum; çoğu ülkenin can damarına oturmuş insanlar.
Çoğunun para sorunu yok.
İstediği zaman Amerika’ya, istediği zaman Venezuela’ya gidebilen insanlar.
Fakat dün arabamla giderken önümde üstü kapalı bir kamyon gördüm.
Kamyonun kasasında bir grup kadın vardı.
Kırmızı ışıkta durdu.
Kadınlar çömelmiş vaziyette, ellerinde fındık sepetleri…
Tutunacak bir yerleri olmadığı için birbirlerinin üzerine doğru savruluyor, kimi zaman yere düşüyorlardı.
Bir an aklıma tavuk kamyonları geldi.
O kamyonlarda bile hayvanların taşınması için belli bir düzen, belli bir özen vardı.
Peki kim bu tavuk kadar bile özen gösterilmeyen insanlar?
Ne acıdır ki onların adı da KADIN.
Hani “cennet annelerin ayakları altındadır ” dediğimiz kadın.
Hani kadın özgürlüğü için besteler yaptığımız;
Hani direnişin sembolü dedigimiz kırmızı elbiseli kadın.
Belki de, kadın hakları günü sokağa dökülen binlerce kadından birinin bahçesine fındık toplamaya gidiyorlar.
“Ne yazık ki kimse onların da kadın olduğunun farkında değil “
Peki o zaman PKK ne istiyor?
Bu siyasi yapılar ne istiyor?
Geçtiğimiz hafta Gençlerbirliği-Fenerbahçe maçında, Gençlerbirliği tribününde üzerinde Fenerbahçe forması bulunan dört yaşındaki bir çocuğun, babasının yanında formasının zorla çıkarıldığını görüyoruz.
Hem de özel harekât polislerinin bulunduğu bir ortamda… binlerce kişinin önünde.
Aklım, mantığım almıyor.
Binlerce insan, yüzlerce polis, dört yaşındaki bir çocuğun hayallerini ve özgürlüğünü koruyamıyor.
Dört yaşındaki bir çocuk, üzerinde tuttuğu takımın formasını giydiği için böyle bir muameleye maruz kalıyor.
Milyonlarca insan da bunu seyrediyor.
“Hani PKK ne istiyor,
DEM partisi ne istiyor? diye sormuştum ya…”
Yaklaşık 360 milletvekilinin ortak imzasıyla hazırlanan “Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Yönelik Kanun Teklifi” komisyondan geçti.
Toplumda büyük bir bilgi kirliliği almış başını gidiyor.
Kimi, “Yasa çıkarsa PKK terör örgütünün elabaşı da serbest kalacak.” diyor.
Kimi, “Bütün terör hükümlüleri dışarı çıkacak.” diye iddia ediyor.
Peki, doğru hangisi?
Gönül ister ki dünyada hiç terör olmasın.
Fakat insanlık tarihine baktığımızda terörün olmadığı bir dönem yok.
Ne yaparsak yapalım, dünyada terör bundan sonra da bitmeyecek.
Kıbrıs’ta EOKA militanlarının yüzlerce masum Kıbrıs Türkünü, masum çocukları vahşice katlettiği terör saldırılarının üzerinden daha 63 yıl geçti.
Tarih, milyonlarca insanın vahşice katledildiği terör saldırılarıyla dolu.
Çünkü kutuplaşma, terörün beslendiği en önemli zeminlerden biridir.
Zevk için gittiğimiz maçlarda bile kaybettiğimiz canlarımız bu kutuplaşmanın bir ürünü değil mi?
İnsanlığın, geçici olarak da olsa, huzura ve barışa ihtiyacı var.
Ölenlerin üzerinden geleceği inşa edemeyiz.
Fakat bugün gerçekten toplumsal bir barış ilan edilecekse, bunu da şehitlerimize borçluyuz.
Çünkü şehitlerimiz ve gazilerimiz, bu memleketin, bu milletin huzuru için kendilerini feda etti.
Fakat öyle bir algı yaratılıyor ki sanki barış olmazsa her şey daha huzurlu, herkes daha güvende olacak.
Dünya hızla değişiyor. Teknoloji değişiyor.
Sadece karşıt düşünceyle, “kana kan” anlayışıyla nereye kadar gideceğiz? Nasıl bir çözüm üreteceğiz?
Barış elbette olmalı.
Geçmişte verdiğimiz şehitlerimizin ve gazilerimizin acı öyküsü yüreğimizi yakarken, gelecekte verilecek şehitlerin ve gazilerin vebali ne olacak?
Bu barış sürecine sadece bir iki parti değil, Meclisin büyük çoğunluğu destek veriyor.
Komisyondan geçerek Meclise sunulan bu teklif, göstergelere göre sanırım büyük bir çoğunlukla kabul görecek.
Fakat bütün tartışma burada başlıyor işte.
Bu Çerçeve Yasa’nın ne olduğu somut olarak bilinmiyor.
Milyonlarca emeklinin aç gezdiği, binlerce insanın yoksulluk sınırı içinde yaşadığı bu memlekette milletvekillerine sunulan ihtişamlı, lüks hayatı ben de eleştiriyorum.
Fakat bir kararla bir devleti savaşa sokacak, bir kararla savaştan çıkaracak güce sahip olan Meclis çoğunluğunun devletin bekası adına aldığı bu kararlara güvenmek zorundayız.
Hani Serenad Bağcan’ın bir şarkısı var ya…
“Zaten pamuk ipliğiyle bağlanmışım hayata…
Koparmayın, koparmayın biraz daha…”
“Öyle bir dönemde yaşıyoruz ki…
Sanki hayatta her şey
Gerçekten pamuk ipliğine bağlı”
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.