49,5719$%0,08
55,7358€%0,28
66,4275£%0,71
6.585,44%-0,16
%
4084650฿%0.59213
20 Ekim 2026 Salı
Kur’an-ı Kerim, insanlığı cehalet ve şirk karanlıklarından çıkarıp hidayetin, imanın ve bilimin aydınlığına ulaştırmak için indirilmiştir.
Cehaleti bir karanlık olarak nitelendirir.
İslam’ın insanlığa sunduğu değerler yalnızca ibadetlerden ibaret değildir. Bilim, ahlak, hukuk, sevgi, saygı ve kul hakkı da bu anlayışın ayrılmaz parçalarıdır.
Kur’an’da ilim o kadar önemlidir ki Tâhâ suresinin 114. ayetinde Hz. Muhammed’e, “Rabbim, ilmimi artır.” diye dua etmesi öğütlenir.
Zümer suresinin 9. ayetindeki “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” ifadesi, İslam’ın bilgiye ve ilim sahiplerine verdiği değeri açıkça ortaya koyar.
Ayetlerde sıkça geçen “Hiç düşünmez misiniz?”, “Akıl etmez misiniz?” gibi ifadeler, “Size gönderilen mesajı zihninizde tartın, üzerinde derin derin düşünün.” anlamına gelir.
Kur’an’ı anlamadan sadece okumanın hiçbir anlamı yoktur.
Tarih boyunca İbn-i Sina, El-Harezmi ve İbn-i Heysem gibi İslam âlimlerinin bilimsel çalışmalarıyla İslam dünyası, dünya tarihinde altın çağını yaşamıştır.
Ne zaman ki Müslümanlar Kur’an’ın bu akılcı yönünü bırakıp hurafelere yöneldiler, işte o zaman dünyadaki bilimsel üstünlüklerini kaybetmeye başladılar.
Peki, günümüzde durum nasıl?
Son dönemde kamuoyuna yansıyan bazı iddialara bakalım:
Eski Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya’nın, fon işlemleriyle ilgili iddialar kapsamında şüpheli sıfatıyla ifade vermesi…
Diyanet İşleri Başkanlığının, Gazze’ye yardım amacıyla toplanan paraları fonlarda değerlendirdiği ve bu işlemler sonucunda büyük zarar edildiği yönündeki iddialar…
Bu olayların hukuki ve mali ayrıntıları ayrı bir tartışma konusudur.
Fakat bu iddialar doğruysa, her cuma insanlara ahlak ve dinî sorumluluklar konusunda vaaz verilen bir kurumun bu tür iddialarla gündeme gelmesi, Türkiye’de İslam’ın nasıl temsil edildiğinin tartışılmasını gerektirir.
Esenyurt Belediye Başkan Yardımcısı Yusuf Ulutaş, haksız kazanç iddiaları kapsamında yürütülen soruşturma nedeniyle tutuklandı. İddia edilen para miktarının büyüklüğü, paraların saklanması için kasa yerine ev kiralandığı yönündeki haberlerle birlikte sosyal medyada ve televizyon kanallarında geniş yer buldu.
Peki, bu iddialar doğruysa bu insanları göreve getirenler mi sorumlu, yoksa haksız ve usulsüz kazanç elde ettiği iddia edilenler mi?
İslam hukukuna göre sorumluluk devredilemez.
Yetkili bir kişi, kendi altındaki kişiye yetki verir ve o kişi bu yetkiyi kötüye kullanırsa her ikisi de kendi fiillerine göre sorumluluk taşır.
“Şeytan aldattı, nefsine uydu.” söylemleri, insanın sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.
Çünkü imtihanın özü, karşımıza çıkan yanlışlar karşısındaki tutumumuzdur.
Hz. Muhammed bu sorumluluğu şöyle özetler:
“Hepiniz çobansınız ve hepiniz yönettiklerinizden sorumlusunuz.”
Fakat, bizde büyük bir çoğunluk, kitaba göre değil…
Market raflarındaki paket gıdalar gibi;
Hazır Müslüman…

Dünyaca ünlü İsviçreli filozof-yazar ve siyaset teorisyeni Jean Jacgues Rousseau;
Egemenlik temsil edilemez.
Halkın kendi iradesini vekillerine veya parti liderlerine devrettiği an, özgürlüğünü kaybettiğini savunur.
Bunun için dünyada gerçek anlamda bir özgürlük kavramı, artık siyasi yapıların içinde kaybolup gitmiştir.
Rousseau, aynı zamanda ,büyük bir çoğunluğun, azınlığı yönetmesi de doğa düzenine aykırıdır der.
Bana göre de örgütlenemeyen, sadece konuşan bir yapının siyasal açıdan bakıldığında da , başarılı olması oldukça zordur.
Bunun için “Okuma oranı arttıkça beni afakanlar basıyor. Ben her zaman cahil halkın ferasetine güveniyorum.” diyen anlayışın arkasında da üzerinde düşünülmesi gereken bir gerçek var.
Çünkü yoksulluk insanı dar bir hayatın içine hapseder. Hayattan beklentilerini bile küçültür.
Bana göre bu yapıyı en iyi yöneten parti, iktidar partisidir.
Mahalle temsilcilerinden başlayıp köy köy, sokak sokak temsilcileri var.
Bu insanların çoğu, hayatın sillesini yemiş, kendi ekmeğinden başkasında gözü olmayan fakat yıllardır hep yalnız bırakılmış insanlar.
Fakat bu insanlar bugün, bu sistemli örgüt bağı sayesinde istediklerinde çok önemli isimlere ulaşabiliyor, her derdini, her sorununu paylaşabiliyor.
Böylece her insan için en önemli duygu olan sahiplenme duygusunu ve yalnız bırakılmadıklarını hissediyorlar.
Sistemin başındakiler ne kadar çok kazanırsa, ne kadar güçlü olursa o gücü kendilerinin gücü olarak görüyorlar.
Bu duygu şöyle bir duygu. Mesela ben bir spor adamıyım.
Eğer Şenol Güneş’e istediğim zaman telefonla ulaşabiliyor, derdimi anlatabiliyorsam, Şenol Güneş ne yaparsa yapsın, ben Şenol Güneş’in hep zirvede olmasını isterim.
İşte iktidardaki örgütlenme, böyle bir örgütlenme.
Daha düne kadar muhtara bile ulaşamayan insanlar, artık istedikleri zaman en üst noktadaki insanlara ulaşabiliyorlar.
Fakat bakıyorum hâlâ önemli bir grup, bu insanları anlamak, bu insanlara dokunmak yerine, bu emekçi insanlara cahil damgası vurup “makarnacı” deyip geçiyor.
Hâlbuki bir insanın neden siyasi bir yapıya bağlandığını anlamadan, o insanı küçümseyerek o yapıyla mücadele edemezsiniz.
Çünkü insanların birbirini küçümsemesi toplumsal dayanışmayı zayıflatır.
Bir tarafta hiçbir örgütsel yapısı olmayan, saat beş oldu mu “Evli evine, köylü köyüne.” diyen, fakat kendine aydın diyen bir yapı…
Bir tarafta gece gündüz demeden bir araya gelen, sürekli örgütlenen fakat kendine cahil denilen bir yapı…
Peki, hangisi kazanacak?
Yaşlı bir Kızılderili, torunuyla birlikte çadırın önünde kavga eden, biri siyah, biri beyaz iki köpeği izlermiş.
Çocuk, “Dede, bu köpekler sürekli birbiriyle kavga ediyor. Niye ikisini bir besliyorsun?” demiş.
Yaşlı Kızılderili, “Onlar benim için iki simgedir. Biri iyiliğin, biri kötülüğün simgesidir.
İçimizdeki bitmeyen savaşı temsil ederler.” demiş.
Çocuk, dedesinin ne demek istediğini biraz düşündükten sonra heyecanla sormuş:
“Peki dede, kavgayı hangisi kazanacak?”
İşte hepimizin merak ettiği cevabı o yaşlı Kızılderili vermiş:
“Ben hangisini daha çok beslersem o kazanacak.”
Hayat öyle bir hale geldi ki, kimse kendi işinden, geçim derdinden kafasını kaldıramıyor.
Herkes yorgun, herkes ölü gibi.
Kimse kimseyi görmüyor.
Kimse kimseyi anlamıyor.
Birine yaptığı davranışın yanlış olduğunu söyleyen, hemen sana düşman oluyor.
En basit şeylerden tahrik oluyoruz.
Sanki herkes canlı bomba gibi… Dokunsan patlayacak.
Geçenlerde emekli bir polis memurumuzun, geçinemiyorum diyerek intihar etmesi üzerine merak edip araştırdım.
Türkiye’de Emniyet- Sen verilerine göre 2025 yılından bu yana 19’u emekli olmak üzere yaklaşık 160 civarında emniyet mensubu intihar etmiş.
Şaşırdım, bu oran çok büyük bir oran. Neredeyse her üç günde, bir polisimiz kendi elleriyle yaşamına son vermiş.
Peki kim bu polisler;
Hani canımızı, malımızı , huzurumuzu, namusumuzu, ahlakımızı , çocuklarımızı koruyan polisler.
Biz canımız istediği zaman uyurken, onlar bizim rahat uyumamız için uyumayan polisler.
Düşünsenize emekli olana kadar , her günü, her anı bu memleket için hep bir pamuk ipliğine bağlı yaşanmış bir hayat.
Tam huzur içinde hayatının en güzel yıllarını yaşayacağı yerde..
Ankara’da Anayasa Mahkemesi önünde elinde,
“Para için değil, onurumuz için” yazan bir pankartla , yaşamına kendi elleriyle son veriyor.
Peki, bir insanın hayatından daha önemli olan Bu ONUR Bu GURUR dedikleri şey…? Nedir.
Bunu Türkiye’ deki haksız yapılan atamalara hiç utanmıyor musunuz diyen birine..
Evet utanmıyoruz, yaptığımız işten gurur duyuyoruz diyen insanları alkışlayan milyonlarca kişiye nasıl anlatsam.
Belkide anlatamadığımız için canlı bomba gibi sokaklar.
Allah’ın yarattığı en yüce canlı ile, siyasetin, makamın, gücün ve çıkarın yücelttiği en yüce canlı arasında kimliğimizi, kişiliğimizi kaybetmiş bir nesil olarak yaşıyoruz.
Gerçekten onuruyla, gururuyla yaşayan herkese zor bu hayat.
Hayatımızın her şeyini, her anını emanet ettiğimiz bu insanlara ben seyyanen zam istemeye utanıyorum.
Hani şu vekillerimize, bürokratlarımıza verilen imtiyazlı haklar var ya..
Memlekette bazı değerlerin yerine oturması için, bütün bu hakların öncelikli olarak polislerimize, bütün emniyet mensuplarına verilmesi lazım.
Çünkü bu memleketin güvenliği için yaşayan insanlar, kendi geleceğini güvende hissetmiyorsa Hepimizin oturup düşünmesi gerek.
Memlekette her şey o kadar sahteleşti ki gerçek olan hiçbir şey kalmadı gibi.
Allah dünyayı sadece siyasiler, politikacılar ve bürokratlar için yarattı sanki.
Can herkese tatlı ama büyük bir çoğunluğumuz dünyayı görmeden su aygırı gibi yaşıyoruz.
Geçen hafta eşimle Giresun Eğitim ve Araştırma Hastanesine gittik.
Tuvalet ihtiyacımız oldu. Baktık, poliklinikler girişinde tuvaletler yazıyor.
Eşim bayanlar bölümüne, ben erkekler bölümüne girdim.
Girdim ama içerisi leş gibi kokuyor. Ayrıca insanlar o ağır kokunun içinde sıraya girmiş, tuvalet sırası bekliyor.
Kendimi dışarı zor attım. Baktım, eşim de çıkmış.
“Ne oldu?” dedim.
“Çok kalabalık ve kokuyordu, duramadım.” dedi.
Ya gerçekten bir insan, ne olursa olsun böyle bir manzaraya maruz bırakılmamalı.
İnsan aşağılanıyor resmen.
Bu dünyada insan onurundan daha önemli ne var..
Mehmet Şimşek, satın alma gücü bakımından dünyanın en büyük 11. ekonomisine sahip olduğumuzu, kişi başına neredeyse 50 bin dolarlık alım gücümüz bulunduğunu söylüyor.
Bu pis kokunun içinde sıra bekleyen bunca insanın gerçekten 50 bin dolarlık alım gücü var mı?
Varsa, ben para falan istemiyorum. Kendiniz özel hastanelerde, beş yıldızlı oteller gibi, vıp/ protokolu süit odalarında tedavi olurken bu insanları bok kokusunun içinde sırada bekletmeyin yeter.
Hiç olmazsa insan gibi onurumuzla yaşayalım.
Peki, bunun FETÖ ile ne ilgisi var diyeceksiniz.
Doğrudan bir ilişkisi yok tabii.
Fakat her tarafımız böyle kokuyor.
FETÖ dosyaları kapsamında cezaevine girip çıktıktan sonra hayatı ve ekonomik durumu büyük ölçüde değişen insanlar olduğu yönündeki iddialar gibi
Bu süreçlerden geçmesine rağmen, beraat kararı verilip halen bedel ödeyen insanlarda var deniliyor.
Nedir FETÖ’yü farklı kılan bu iki farklı yüz?
Aynı örgüt soruşturmalarının içine giren insanlar neden birbirinden bu kadar farklı sonuçlarla çıkabiliyor?
Peki Meclis, bu soruların cevabını verecek önergelere neden yeterince ilgi göstermiyor?
Geçenlerde Adli Yıl Açılış Töreni’nde Özgür Özel ile Kemal Kılıçdaroğlu karşı karşıya gelip el sıkıştı.
Bir tarafta, benim görüşüme göre, Atatürk’ün partisi dediğimiz CHP’nin içini boşalttığını düşündüğüm Kemal Kılıçdaroğlu…
Bir tarafta Özgür Özel…
Artan tepkiler üzerine Özgür Özel, “Benden 30 yaş büyük insan. Uzattığı elini boşta bırakmak bana yakışmazdı.” dedi.
Tabii, yakışmaz.
Çünkü sizler, , bu millet gibi tuvalet sırasında beklemiyorsunuz.
Günlerce randevu sırası, muayene sırası, röntgen sırası beklemiyorsunuz.
Devlet hastanelerinde sıradan vatandaşın yaşadığı bütün o sıkıntıları aynı şekilde yaşamıyorsunuz.
Hastaneleriniz, giriş kapılarınız, tuvaletleriniz bile çoğu insanın hayatta göremeyeceği lükse sahip.
İşin acısı, sonuna kadar kullandığınız o ayrıcalıklı kamu kaynaklarının bedelini, o pis kokusunun içinde bekleyen insanlar ödüyor.
Her şey çok güzel olacak, demokrasi gelecek diyorsunuz.
Ama sizlere hayatın birçok alanında sunulan konforlu hayatın ayrıcalığından vazgeçmiyorsunuz.
Demokrasinin, şeffaflığın ve “halkın hizmetkârı olma” bilincinin yüksek olduğu ülkelerde olduğu gibi;
Ya hepimizin insanca yaşaması,
ya da hepimizin aynı hastane kapısında, aynı randevu sırasında, aynı tuvalette, aynı kokunun içinde eşit olması için mücadele etmiyorsunuz.
Sadece kendinizi yaşatmak üzerine verdiğiniz bu mücadelede, sizlere yakışmayan o kadar şey var ki..
Gerçekten kaç yüzünüz var, merak ediyorum.
İnsanın yaratılış amacında ölümün yeri yok aslında.
Allah’ın, insanlara sunduğu bitmek tükenmek bilmeyen bunca nimet varken sadece ölümü düşünerek yaşayalım diye yaratılmış olamayız.
Fakat öyle bir hale geldik ki; Allah’ın yarattığı hiçbir şeye bedava ulaşamıyoruz artık. cryptobet giriş
Her şey tekelleşti..
Hani Allah dünyayı kusursuz yaratmıştı.
Hani Allah dünyayı eşit yaratmıştı.
Sadece parası olan yaşıyor artık.
Kur’an-ı Kerim’e göre en büyük günahlardan biri Allah’a şirk koşmaktan sonra insan öldürmektir.
Fakat toplum olarak yapılan her adi suçun, her ahlaksızlığın, her kötülüğün çözümünü yalnızca ölümde arıyoruz.
Kimi “İdam gelsin” diyor.
Kimi “Şeriat gelsin” diyor.
Peki,
Neden ahlaklı, vicdanlı ve ruhsal olarak sağlıklı insanlar yetiştiremiyoruz?
Bu insanlar annelerin karnından suçlu doğmadı.
Düşünsenize…
“Bak, emekledi!”
“Bak, yürüdü!”
diyerek sevindiğimiz, çevresine gülücükler saçan o minicik, masum çocuklar yıllar sonra nasıl oluyor da toplum için tehlikeli hale gelebiliyor?
O çocukları yetiştiren biziz.
Ailesiyle, okulu ile, mahallesiyle biziz.
O halde bu çocukların gelişiminde bizim de bir sorumluluğumuz olmalı.
Elbette insanın özgür iradesi var.
Elbette yaptığı kötülüğün hesabını vermeli.
Ama insanın özgür iradesi varsa, bizim de o iradenin oluştuğu ortamda bir sorumluluğumuz olmalı.
Bütün suçların önlemi yalnızca ceza, yalnızca ölüm olmamalı.
Kimse eğitimden bahsetmiyor.
Kimse toplumsal sorumluluktan bahsetmiyor.
Bugün sokakta 8 yaşında bir çocuk çıkıp:
“Ben futbol oynamak istiyorum.”
dese, bunun bile bir bedeli var.
Toplumun bir köşesinde sıkışıp kalmış 25 yaşındaki bir insanı yeniden hayata kazandırmak için futbol oynatmak isteseniz 14 bin lira gerekiyor.
Çok çalışkan, çok yetenekli ama ekonomik imkânı olmayan bir sporcunuz var.
Elinden tutmak, okutmak, topluma kazandırmak istiyorsunuz.
En basit dershane 100 bin liradan başlıyor.
Sonra dönüp:
“İnsanlık nereye gitti?”
diye soruyoruz.
İnsanlık, para ile satın alınıyor artık.
Bugün nerede dini bir yazı veya dini bir paylaşım görsem, konu dönüp dolaşıp ölüme geliyor.
Kimse caminin kapısında:
“Bakın, hayat bir günlük.”
“Hayatın kıymetini bilin.”
“Sağlığınız yerindeyken hayatın güzelliklerinden yararlanın.”
“Menfaatsiz dostluklar kurun.”
“Kimseyi kırmadan, çalmadan, çırpmadan huzur içinde şu üç günlük dünyanın tadını çıkarın.”
demiyor.
Her şey ölüm üzerine.
Herkes bizi öldürüp, hemen cennete göndermek derdinde.
Sanki bu dünyaya sadece ölümü beklemek için gelmişiz gibi…
O zaman Allah bu dünyayı ve bizi neden yarattı.?
Hani bir fıkra vardır.
Adamın biri ölmüş.
Sorgu melekleri gelmiş.
Bakmışlar, adamın defteri tertemiz.
Şaşırmışlar.
“Dayı, sen varlıklı bir adamsın. Hiç tatil bölgesine gitmemişsin. Sigara, içki içmemişsin. Bir konsere bile gitmemişsin.
Halbuki Allah, bütün bu güzellikleri senin için yarattı demişler.
Adam cevap vermiş:
“Ben ölünce melek olmak istiyordum.”
Onun için her şeyden uzak durdum demiş.
Sorgu melekleri birbirlerine bakmış.
“Getirin kanatları!” diye bağırmışlar.
Adam sevinmiş:
“Melek mi oluyorum?” demiş
“Hayır.”
“Kaz oluyorsun!” demişler.
O misali…
Bu memlekette kimseyi melek yapmaya uğraşmayın.
Ama kimseyi de kaz yapmayın.
Allah’ın yarattığı en yüce canlıyı
İnsan gibi yaşatın,
İnsan gibi yaşayın.
Gerisini Allah’a bırakın…
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.