DOLAR

47,7454$% 0.09

EURO

55,1416% 0.05

STERLİN

64,4959£% 0.08

GRAM ALTIN

6.723,39%-0,12

BİST100

13.665,28%-1,06

BİTCOİN

3070384฿%-1.2

a
Esirertin Zehir

Esirertin Zehir

11 Ağustos 2026 Salı

PAMUK İPLİĞİ

PAMUK İPLİĞİ
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Yaklaşık 360 milletvekilinin ortak imzasıyla hazırlanan “Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Yönelik Kanun Teklifi” komisyondan geçti.
Toplumda büyük bir bilgi kirliliği almış başını gidiyor.
Kimi, “Yasa çıkarsa PKK terör örgütünün elabaşı da serbest kalacak.” diyor.
Kimi, “Bütün terör hükümlüleri dışarı çıkacak.” diye iddia ediyor.
Peki, doğru hangisi?
Gönül ister ki dünyada hiç terör olmasın.
Fakat insanlık tarihine baktığımızda terörün olmadığı bir dönem yok.
Ne yaparsak yapalım, dünyada terör bundan sonra da bitmeyecek.
Kıbrıs’ta EOKA militanlarının yüzlerce masum Kıbrıs Türkünü, masum çocukları vahşice katlettiği terör saldırılarının üzerinden daha 63 yıl geçti.
Tarih, milyonlarca insanın vahşice katledildiği terör saldırılarıyla dolu.
Çünkü kutuplaşma, terörün beslendiği en önemli zeminlerden biridir.
Zevk için gittiğimiz maçlarda bile kaybettiğimiz canlarımız bu kutuplaşmanın bir ürünü değil mi?
İnsanlığın, geçici olarak da olsa, huzura ve barışa ihtiyacı var.
Ölenlerin üzerinden geleceği inşa edemeyiz.
Fakat bugün gerçekten toplumsal bir barış ilan edilecekse, bunu da şehitlerimize borçluyuz.
Çünkü şehitlerimiz ve gazilerimiz, bu memleketin, bu milletin huzuru için kendilerini feda etti.
Fakat öyle bir algı yaratılıyor ki sanki barış olmazsa her şey daha huzurlu, herkes daha güvende olacak.
Dünya hızla değişiyor. Teknoloji değişiyor.
Sadece karşıt düşünceyle, “kana kan” anlayışıyla nereye kadar gideceğiz? Nasıl bir çözüm üreteceğiz?
Barış elbette olmalı.
Geçmişte verdiğimiz şehitlerimizin ve gazilerimizin acı öyküsü yüreğimizi yakarken, gelecekte verilecek şehitlerin ve gazilerin vebali ne olacak?
Bu barış sürecine sadece bir iki parti değil, Meclisin büyük çoğunluğu destek veriyor.
Komisyondan geçerek Meclise sunulan bu teklif, göstergelere göre sanırım büyük bir çoğunlukla kabul görecek.
Fakat bütün tartışma burada başlıyor işte.
Bu Çerçeve Yasa’nın ne olduğu somut olarak bilinmiyor.
Milyonlarca emeklinin aç gezdiği, binlerce insanın yoksulluk sınırı içinde yaşadığı bu memlekette milletvekillerine sunulan ihtişamlı, lüks hayatı ben de eleştiriyorum.
Fakat bir kararla bir devleti savaşa sokacak, bir kararla savaştan çıkaracak güce sahip olan Meclis çoğunluğunun devletin bekası adına aldığı bu kararlara güvenmek zorundayız.
Hani Serenad Bağcan’ın bir şarkısı var ya…
“Zaten pamuk ipliğiyle bağlanmışım hayata…
Koparmayın, koparmayın biraz daha…”
“Öyle bir dönemde yaşıyoruz ki…
Sanki hayatta her şey
Gerçekten pamuk ipliğine bağlı”

Devamını Oku

KAFAMI DAĞITSAM YETER

KAFAMI DAĞITSAM YETER
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Bulancak’ta eskiden beri süregelen bir gelenek var.
İnsanlar, kendi hazırladıkları malzemelerle ekmek fırınlarında pazar gününe özel kıymalı yaptırırlar.
Ben de geçtiğimiz pazar günü kıymalı yaptırmaya gittim.
Kıymalı yaptırmaya gelen insanların yaş ortalaması en az 65’in üzerindeydi. Belli ki çoluk çocuk evde uyurken; dedeler, babalar çocuklarına ve torunlarına kıymalı yaptırmaya gelmişti.
Fırına, bir elinde 7-8 yaşlarında bir kız çocuğu, diğer elinde malzeme tepsisiyle bir adam girdi.
Kıymalı sırası beklerken yapılacak en güzel şey bol bol sohbet etmek.
“Torun bakmak zevkli ama zor mu?” diye sordum.
Adam gülümsedi.
“Eskiden her ailede en az üç-dört çocuk olurdu. Hepsi sessiz sedasız büyürdü. Şimdi dedeler, nineler olmasa kimse çocuk büyütemez.” dedi.
Gerçekten de doğru söylüyordu.
Tanıdığım birçok arkadaş var; kimi Manisa yolcusu, kimi Erzincan… Hepsi çocuk bakmaya gidiyor.
Bizde de durum farklı değil. İlk torunumuz Alya Masal doğduktan sonra evde oturma işi bitti. Eşim beş ay burada, yedi ay dışarıda.
Çocukların o saf, o masum bakışları, insanın içini ısıtan gülüşleri arasında yıllar su gibi akıp gidiyor.
Eskiden kimsenin çocuktan haberi olmazdı. Nasıl bakılır, nasıl büyütülür kimse bilmezdi. Şimdi ise hayatın en baş köşesine oturdu çocuk bakmak.
Anne çalışıyor, baba çalışıyor.
Peki bu çocuklara kim bakacak, kim büyütecek?
Altı ile on sekiz yaş arasındaki çocuklarla futbol çalışmaları yapıyorum.
Dün, on beş yaşında bir çocuk geldi yanıma.
“Hocam, ben de çalışmalara katılmak istiyorum.” dedi.
O kadar zarif, o kadar bilinçli konuşuyordu ki, daha ilk anda ondaki farklılığı hissettim.
Kalbini kırmadan, 18 yaş altındaki çocukların veli izin belgesi getirmesi gerektiğini söyledim.
Biraz sonra annesini alıp geldi.
“Futbola başlamak için biraz geç kalmışsın. Maç kadrosuna giremezsen üzülme.” dedim.
“Yok hocam, ben kafa dağıtmaya geliyorum biraz.” dedi.
Yüreğim sızladı.
Pırıl pırıl bir çocuk… Daha 15 yaşında ve “Kafa dağıtmaya geliyorum.” diyor.
Yerimden kalktım.
Ellerinden tuttum.
“Sarıl bana.” dedim.
Ben de ona sarıldım.
Gerçekten ne olacak bu çocuklar? Hareket alanları gittikçe daralıyor.
Toplumdaki ikiyüzlülüğü, kirli siyaseti, 90 yaşına gelmiş ve bütün enerjisini kaybetmiş insanların yön vermeye çalıştığı dünyayı gördükçe, sadece benim ruhum daralıyor sanıyordum.
Meğer çocukların da ruhu daralıyormuş.
Ne yapacağız, bilmiyorum.
Bu iş; çocukları dijital ortamdan uzak tutmakla, ekran süresini kısaltmakla çözülecek kadar basit değil.
Uyuşturucu yaşının ilkokullara kadar indiği, çocukların antrenman sırasını bile dijital oyun oynayarak beklediği, büyük ve ihtişamlı apartmanlar arasında mahalle oyunlarının kaybolduğu, sürekli yalnızlığa ve hareketsizliğe itilen bir nesil yetişiyor.
Bütün bunlara rağmen çocukları anlamadan, onları dinlemeden, üzerlerine paket paket ödev ve ders baskısı yüklemeye devam ediyoruz.
Bu gidişle, bu pırıl pırıl çocukların kafasını nasıl dağıtacağız?

Devamını Oku

GECENİN EN SİYAHINDA

GECENİN EN SİYAHINDA
0

BEĞENDİM

ABONE OL

İnsanlara yapılan en büyük kötülük, onlara umut vermektir.
Çünkü bir efsaneye göre umut, Pandoranın kutusunda sonsuzluğa kadar hapis kalmıştır.
Bunun için ben, her şeyden umudumu kestim.
Geleceği yok bu memleketin.
Kimse kimseyi anlamıyor.
Kimse kimsenin yüzüne bakmıyor.
Hani, bir şarkı var ya,
Gecenin en siyahında
Umudun bittiği yerdeyim diye.
Benimkisi de öyle bir yer.
Allah insanlık alemine yol göstermesi için peygamber gönderdi.
Peygamberimiz vasıtasıyla insanlığa ışık olması için kitabımız Kur’ a nı Kerimi gönderdi.
Bunu koskoca alemde bir Mustafa Kemal Atatürk anladı.
Allah’ın gönderdiği kitabın içindeki bilgileri insanlar birbirine, kulaktan kulağa anlatmasın.
Her şeyin doğrusunu insanlar özünden okusun diye, kitabımız Kur’anı nı Kerimi Türkçeye çevirdi.
Kul ile Allah arasında olan dinimizi, bazı art niyetli insanlar kendi çıkarları için kullanmaya kalkmasın diye de laikliği getirdi.
Laiklik, ibadetini millet için değil, kendin ve Allah için yap anlamına geliyor.
Fakat, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk ölünce, kimse O’nun Türk milletine sunduğu bu faziletleri koruyamadı.
Yeni nesillere anlatamadı.
Bu gün insanlar bırak ibadeti, namazım bozuldu mu!
Orucum bozuldu mu!
Günahı, sevabı!
Helali, haramı bile, bir birine soruyor.
Halbuki Allah, biz, her şeyi, kitabımız kur’anı Kerim’ de net olarak anlattık der.
Fakat insanlar halen, Allah’ın kitabına değilde, ağızdan ağıza geçme dolma bilgilere kulak verince, memlekette peygamber gibi vaaz verenler çoğaldı.
Hatta bu insanlar o kadar ileri gittiler ki, allah’ın kitabını kendilerine göre yorumlayarak büyük maddi kazançlar elde ettiler.
Allah’ın kitabını bir geçim ve siyaset aracı olarak kullandılar.
Dinimizde mekruh olduğu halde namazını, ibadetini sosyal medyada paylaşanların görüntüleri bile siyasi kazanıma göre değişti.
Seçimi kazananlar boy boy paylaşım yapıyor.
Kaybedenler kayıplara karışıyor.
Gerçekten çok zor günler bekliyor bizi.
Hem dini bütünlüğümüz, hem milli bütünlüğümüz iyice parçalandı.
Peki, bu şekilde, bu milletin, bu memleketin durumu ne olacak?
Bunu en güzel şekilde; Cumhurbaşkanımızın eski metin yazarı ve eski bir AKP li milletvekili, bir yazısında kısaca şu şekilde anlatıyor.
Suriyeliler gideceğine sen git.
“Suriyeliler uyumsuz” öyle mi? Hadi ya? Sen uyumlumusun? Sokağa tüküren sen değil misin? Çöpü etrafına savuran sen değil misin?
Dağı, taşı, denizi naylona, plastiğe boğan sen değil misin.? Trafikteki maganda, Imtiyazcı, fırsatçı değil misin sen?
Güzelim şehirleri, eşsiz tabiatı yağmalayan, vatan toprağına yağmacı muamelesi yapan sen değil misin?
Sokağı karıştıran, etrafına nefret saçan sen değil misin?
Teröre, teröriste sempati duyup,
Barışa, huzura düşman kesilen sen değil misin.?
İslam’ın ve Cumhuriyetin medeni, ahlaki ve milli değerlerinden iyice uzaklaşınca bu hale getirildik.
Atalarımızın kanı ile canı ile kazandığı bu topraklar,
Halka arz gibi sanki!
İsteyen alabilir.
İsteyen satabilir.
İsteyen gidebilir.
Gecenin en siyahında,
Umudun bittiği yerdeyiz.

Devamını Oku

TÜRK MİLLİ TAKIMI

TÜRK MİLLİ TAKIMI
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Bahis şirketleri tarafından bile Türkiye’nin açık favori gösterildiği maçta, A Millî Takımımız Avustralya’ya 2-0 mağlup oldu.
Kritik anlarda boşa giden vuruşlar, rakip kalecinin gününde olması ve biraz da şanssızlık, millî takımımıza yenilgiyi getirdi.
Bir anda maçın kesin favorisi gösterilen, günlerdir övgüler ve methiyeler dizilen millî takım ile oyuncuları yerden yere vurulmaya başlandı.
Belki de futbolu dünyanın en cazip sporu hâline getiren en önemli etkenlerden biri de, futbolun bu nankörlüğüdür.
Yenildiğin anda, takımın teknik direktörü dünya futboluna damga vurmuş İtalyan Vincenzo Montella olsa bile; simitçi, çaycı, berber, doktor hiç fark etmez, sokakta herkes futbolu senden daha iyi bilir ve tek tek bütün hatalarını sıralar.
Oysa maç bugün yeniden oynansa, Türkiye yine kesin favori gösterilecektir. Çünkü millî takım rakibinden daha üstün bir oyun ortaya koydu.
Fakat, millet olarak hiçbir şeyi kabullenmesini bilmiyoruz. Futbol, sonuçta üç ihtimalli bir oyun. Kazanmak da var, kaybetmek de.
Peki, her şeye rağmen Türkiye, Avustralya’ya nasıl yenildi?
Futbol tarihi boyunca Türkiye ile Avustralya sadece 2004 yılında iki özel maçta karşı karşıya gelmiş; bu maçları Türkiye 3-1 ve 1-0’lık skorlarla kazanmıştı.
İlk kez resmî bir maçta karşılaşan bu iki takımdan, piyasa değeri yaklaşık 473 milyon avro olan Türkiye Millî Takımı, 80 milyon avro değerindeki Avustralya’yı kolay bir rakip olarak görmüş gibiydi. Hatta oyun düzenini bile bu anlayış üzerine kurmuştu.
Belkide maç masa başında çoktan kazanılmış, işin şov tarafının planlaması bile yapılmıştı.
Çünkü, buraya gelene kadar oynadığı bütün maçlarda yaptığı presle rakiplerine oyun alanı bırakmayan millî takımdan eser yoktu. Doksan dakika boyunca dar alanda yapılan paslarla maçı adeta şov havasında oynayan Türkiye, rakibini durdurmaya yönelik bir plan ortaya koyamadı.
Durum böyle olunca Avustralya Millî Takımı, Türk milli takımı havasından iyice uzaklaşmış olan bizim çocuklara tarihi bir futbol dersi verdi.
Her şeye rağmen inanıyorum ki; bizim çocuklar bu panayır havasından çıkıp, 89 milyonun yüreğinde taşıdığı Türk Millî Takımı kimliğini yeniden sahaya yansıtabilirse, gruptan çıkıp güzel başarılara imza atacaktır.

Devamını Oku

SIÇAN DELİĞİ

SIÇAN DELİĞİ
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Vallahi bir ömrü “Ey CHP”, “Ey MHP”, “Ey AKP” diye diye bitirdik.
Allah’ın bile dil, ırk, renk, cinsiyet ayrımı yapmadan yargıladığı insanları , siyaset denen yapı 40 ayrı parçaya böldü .
1983 yılında Hatay’da öğretmenlik yapıyordum. Bir öğrencimin hasta olduğunu öğrenince elime birkaç şey alıp ziyaretine gittim.
Öğretmenin geldiğini duyan mahalle sakinleri kısa sürede evin önünde toplandı.
Bende şaşırdım, bilmediğim bir yer, çoğu Türkçe bile bilmiyor.
Insan kuşkulanıyor tabi
İçlerinden yaşlı bir amca yanıma yaklaşıp:
— Sen insanlar arasında Alevi-Sünni ayrımı yapmıyor musun? diye sordu.
Ben de:
— Vallahi ben Alevi nedir, Sünni nedir pek bilmem. Benim için iki türlü insan vardır; iyi insan ve kötü insan, dedim.
Meğerse Hatay’da Alevi mahallesi, müslüman mahallesi diye ayrım varmış.
Ve o alevi mahallesine giden ilk öğretmen ben olmuşum.
Aradan tam 43 yıl geçti.
Yıl 2026…
Ben hâlâ Alevi ile Sünni arasındaki farklılıkları ayrıntılarıyla bilmem.
Çocukluğumuzda dini hikâyeler anlatan kitaplar vardı. Boş zamanlarımda hep onları okurdum.
O hikâyelerde kul hakkı vardı.
Adalet vardı.
Doğruluk vardı.
Sevgi vardı.
İnsan ayırımı yoktu.
Biz o değerleri okuyarak ve onlara inanarak büyüdük.
Bugün etrafıma baktığımda siyasi değerler bütün ahlaki değerlerin önüne geçmiş.
Tarih boyunca güçlü devletlerin çöküşünde iç ayrışmaların ve bölünmüşlüklerin önemli payı olmuştur.
Ama bunu bu millete anlatmak çok zor.
Bazen düğünlerde, sünnetlerde veya çeşitli davetlerde bütün siyasi partilerin temsilcilerini yan yana görüyoruz.
Bir bakıyorsunuz, aynı masada oturuyorlar.
Bir bakıyorsunuz, kol kola halay çekiyorlar.
Ama dışarıda gariban, yoksul, işçi, emekli birbirlerini kıracak şekilde onların kavgasını yapıyor.
Rahmetli babam, Ecevit denildi mi; gözlerinin içi gülerdi.
“Karaoğlan gelecek, bizi kurtaracak” derdi.
Ama Karaoğlan, babamın varlığını bile bilmeden babam 1992 yılında bu dünyadan göçüp gitti.
Yoksulluğu, zengin kesim karşısında ezilmişliği anlatan Yilmaz Güney’in Umut filmi 1970 yılında çekildi.
Iyiliğin toplumda kabul görmediği Şener Şen’in Çıplak Vatandaş filmi 1985 yılında çekildi.
Cumhurbaşkanımızın ama montaj, ama şu bu dediği gibi;
Ama film, ama şu bu.
Hepsi bozuk düzenin içinde güzel günler hayal eden insanların hikayesi.
Filmde olsa gerçeğe dönüşmedi.
Fakat halen, bu düzenin değişerek güzel günler göreceğine inanan insanlar var.
Düzeni değiştiremezsin.
Dünya, kafasını düzene göre değiştirenlerin dünyası.
Kimi, 20 bin lira emekli maaşı kabul edilemez der.
Kimi çıkar 3 bin lira bayram ikramiyesi kabul edilemez der.
Sonra herkes milyarlık köşklerine, milyarlık villalarına gider.
….ve sen o kabul edilemez dedikleri 20 bin lira ile bir yıl, O kabul edilemez dedikleri bayram ikramiyesi ile 5 bayram daha geçirirsin.
Ne diyeyim başka;
Sistem denilen şey kısaca şöyle;
Evli evine , köylü köyüne.
Evi olmayan sıçan deliğine.

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.