DOLAR

48,5985$%0,16

EURO

56,4404%-0,08

STERLİN

65,7728£%0,16

GRAM ALTIN

6.819,66%1,23

BİST100

%

BİTCOİN

3829552฿%2.32128

a
Osman Köse

Osman Köse

11 Eylül 2026 Cuma

KUZEY EGE YANIYOR!

KUZEY EGE YANIYOR!
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Kuzey Ege bir kez daha alevlere teslim oldu. Ayvalık’tan Gömeç’e, Edremit’ten Burhaniye’ye dağlar yanıyor, ormanlar yanıyor, zeytinlikler yanıyor. Sadece ağaçlar değil; binlerce canlının yaşam alanı, bölgenin ekonomisi ve ülkenin doğal zenginliği gözlerimizin önünde küle dönüyor. Ardından yine aynı cümleler kuruluyor: “Kontrol altına alındı, soğutma çalışmaları sürüyor” deniliyor.

Peki ya sonra? Bir sonraki yaz mevsimini bekliyoruz. Çünkü ne yazık ki bu ülkede orman yangınları artık istisna değil, sıradanlaşmış bir felakete dönüşmüş durumda. Yangın çıktığında herkes seferber oluyor. Orman işçileri, itfaiye ekipleri, pilotlar, gönüllüler. İnsanüstü bir mücadele veriyorlar. Onların emeği tartışılmaz. Tartışılması gereken, her yıl aynı felaketleri yaşamamıza rağmen neden hala yeterli önleyici tedbirlerin alınamadığıdır.

Her yaz sıcaklıkların rekor kıracağı, kuraklığın artacağı ve rüzgârın yangın riskini büyüteceği aylar öncesinden biliniyor. Bilim insanları yıllardır uyarıyor. Buna rağmen neden her yangından sonra aynı hazırlıksızlık tartışmaları yaşanıyor? Neden önleme politikaları, müdahale kadar güçlü değil? Bu soruların cevabı, devlet yetkililerince kamuoyuna açık ve şeffaf biçimde verilmelidir.

Kuzey Ege yalnızca birkaç ilin meselesi değildir. Orası Türkiye’nin oksijen deposudur, zeytinin bereketidir, turizmin göz bebeğidir, binlerce canlı türünün evidir. Yanan sadece ağaç değildir; geleceğimiz, ekonomimiz ve doğal mirasımızdır. Daha da düşündürücü olan, bazı yangınların insan ihmaliyle başlamasıdır. Bir izmarit, kontrolsüz yakılan anız, dikkatsizce bırakılan ateş. Birkaç dakikalık sorumsuzluk, onlarca yıllık emeği yok ediyor. Böyle bir ihmali “kaza” diyerek geçiştirmek, topluma yapılacak en büyük kötülüktür.

Kamu kaynakları felaketleri önlemek için kullanılmalıdır 

Artık hamasi söylemler değil, hesap veren bir yönetim anlayışı gerekiyor. Yangın sezonu başlamadan hangi hazırlıkların yapıldığı, hangi eksiklerin giderildiği, hangi risk analizlerinin oluşturulduğu toplumla paylaşılmalıdır. Çünkü kamu kaynakları, felaketlerden sonra değil, felaketleri önlemek için kullanılmalıdır.

Her yanan ormanın ardından milyonlarca fidan dikileceği söyleniyor. Elbette dikilsin. Ancak hiç kimse yüz yıllık bir ormanı birkaç bin fidanla telafi edebileceğimizi düşünmesin. Bir ağacı dikmek kolaydır; onu gerçek bir ormana dönüştürmek ise onlarca yıl ister. Kuzey Ege yeniden yeşerecek. Doğa, sabırlıdır; kendisine fırsat verildiğinde yaralarını sarar. Asıl soru şudur: Biz ders alacak mıyız? Yoksa gelecek yaz aynı ekranlarda, aynı alevleri izleyip aynı cümleleri kurmaya devam mı edeceğiz?

Bir ülkenin medeniyet seviyesi, yalnızca yaptığı yollarla, köprülerle ya da binalarla ölçülmez. Yaktığını ne kadar söndürdüğüyle değil, yanmasını ne kadar engelleyebildiğiyle ölçülür. Kuzey Ege’nin dumanı gökyüzüne yükselirken, hepimizin vicdanına da aynı soru düşüyor: bireysel olarak gerçekten gerekeni yaptık mı? Devlet yetkilileri gerekli tedbirleri aldı mı? Yeniden yeşertmek, fidan dikmek yerine var olanı koruyamadığımız sürece her şey boş. 

Sağlıcakla…

Saygılarımla 

Osman Köse

Devamını Oku

30 AĞUSTOS BİR MİLLLETİN KARAKTERİDİR

30 AĞUSTOS BİR MİLLLETİN KARAKTERİDİR
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Bazı tarihler vardır; takvim yaprağında kalmaz, bir milletin kaderine yazılır. 30 Ağustos 1922 işte böyle bir tarihtir. Bugün 30 Ağustos Zafer Bayramı denildiğinde çoğumuzun aklına Büyük Taarruz, Dumlupınar ve Gazi Mustafa Kemal Atatürk gelir. Elbette bunların her biri zaferin temel taşlarıdır. Ama 30 Ağustos’un ardında, çoğu zaman birkaç cümleyle geçiştirilen çok daha büyük bir hikâye vardır. 

Çünkü bu zafer yalnızca cephede kazanılmadı. 30 Ağustos, yokluk içinde var olmanın zaferiydi. Ordunun silahı azdı, inancı çoktu. 1922 yazında Türk ordusu, dönemin güçlü ordularından biriyle karşı karşıyaydı. Yunan ordusu Batı Anadolu’da yıllardır tahkimat yapmış, özellikle Afyonkarahisar-Dumlupınar hattında savunma düzeni oluşturmuştu.

Türk ordusunun ise insan gücü kadar maddi imkânları da sınırlıydı. Cephane azdı ulaşım imkânları yetersizdi. Askerin önemli bir bölümü yıllardır savaşmaktan yorgundu. Fakat Ankara’nın elindeki en büyük güç, savaşın neden yapıldığını bilen bir milletti.

30 Ağustos’un az bilinen taraflarından biri de harekatın gizliliğidir. Mustafa Kemal Paşa, İsmet Paşa ve Fevzi Paşa’nın öncülüğündeki komuta kademesi, taarruz hazırlıklarının mümkün olduğunca gizli tutulmasına büyük önem verdi. Çünkü savaşta bazen binlerce askerden daha değerli olan şey, düşmanın ne zaman ve nereden vurulacağını bilmemesidir.

Türk ordusu saldırının yapılacağı bölgeye sessizce yığıldı. Ve 26 Ağustos sabahı başlayan Büyük Taarruz, birkaç gün içinde Yunan ordusunun savunma sistemini parçaladı. 30 Ağustos aslında bir sonuç değil, dönüm noktasıydı. Bir başka yanlış algı da 30 Ağustos’ta savaşın tamamen bittiği düşüncesidir. Oysa 30 Ağustos, Büyük Taarruz’un ve Başkomutanlık Meydan Muharebesi’nin zaferle sonuçlandığı gündür.

Mücadele devam etti. Türk ordusu kısa sürede İzmir’e doğru ilerledi. 9 Eylül 1922’de İzmir’in kurtuluşuyla Batı Anadolu’daki Yunan işgali sona erdi. Yani 30 Ağustos, zaferin kesinleştiği ancak mücadelenin henüz tamamlanmadığı bir dönüm noktasıydı.

30 Ağustos sonrasında verilen emir, Türk askerinin önündeki hedefi açıkça ortaya koyuyordu: “Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!” Bu emir yalnızca bir askeri talimat değildi. Arkasında yıllarca süren işgalin, acının ve bağımsızlık arzusunun ağırlığı vardı.Türk ordusu ilerledi. Ama bu ilerleyişin arkasında yalnızca askerler yoktu.

Cephe gerisinde mermi taşıyan kadınlar vardı. Yiyeceğini askerle paylaşan köylüler vardı. Çocuğunu cepheye gönderen anneler vardı. Ve belki de en önemlisi, “Ya istiklal ya ölüm” diyebilen bir millet vardı. Tarih çoğu zaman komutanların isimlerini yazar. Ama savaşları yalnızca komutanlar kazanmaz. İsmi bilinmeyen Mehmetler kazanır. Cephane taşıyan kadınlar kazanır. Yaralı askerin başında bekleyen sağlık görevlileri kazanır. Cephede oğlunu, eşini, kardeşini kaybeden ama bağımsızlık mücadelesinden vazgeçmeyen insanlar kazanır. Bu nedenle 30 Ağustos’u yalnızca birkaç büyük ismin üzerinden okumak, zaferin gerçek kahramanlarını eksik bırakmaktır.

Ve Mustafa Kemal…

30 Ağustos’u anlamak için askeri dehayı da görmek gerekir. Mustafa Kemal Atatürk, savaşın yalnızca silahla değil, zamanlama, strateji, istihbarat, lojistik ve moral üstünlükle kazanılacağını biliyordu. Büyük Taarruz bunun en önemli örneklerinden biridir. Ama onun başarısını yalnızca askeri# dehasıyla açıklamak da eksik kalır. Çünkü Mustafa Kemal, Anadolu’da dağınık halde bulunan bir direnişi örgütleyerek millet iradesini siyasi bir güce, siyasi gücü de düzenli bir orduya dönüştürmeyi başardı.

30 Ağustos’un asıl büyüklüğü biraz da buradadır. Bugün bize ne söylüyor? Aradan 104 yıl geçti. Bugün 30 Ağustos’u kutlarken sadece geçmişe bakmak yetmez. Çünkü zaferlerin anlamı, gelecek kuşaklara ne bıraktığıyla ölçülür. 30 Ağustos bize şunu hatırlatıyor: Bağımsızlık kolay kazanılmadı.Bu ülkenin toprağında yalnızca tarih değil, büyük bir fedakârlık yatıyor.

Bugün özgürce konuşabiliyorsak, bugün kendi bayrağımızın altında yaşayabiliyorsak ve bugün kendi geleceğimizi tayin edebiliyorsak Bunun arkasında, 26 Ağustos’ta başlayan ve 30 Ağustos’ta zafere ulaşan büyük bir irade vardır. Ve o iradenin adı bağımsızlıktır.

Başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, silah arkadaşlarını, şehitlerimizi ve bu toprakların bağımsızlığı için mücadele eden bütün kahramanlarımızı saygı, minnet ve rahmetle anıyorum. Unutmayalım: Bazı zaferler bir günün adı değildir. Bazı zaferler, bir milletin karakteridir. 30 Ağustos da işte tam olarak budur. 30 Ağustos Zafer Bayramımız kutlu olsun.

Sağlıcakla…

Devamını Oku

KARADENİZİN YEŞİL ALTINI FINDIK

KARADENİZİN YEŞİL ALTINI FINDIK
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Geçmişte bir ailenin yıllık geçimini sağlayan fındık, artık maliyetini kurtarmamaya başladı. Karadeniz’in yeşil yamaçlarında emek veren fındık üreticisi, yine aynı soruyla baş başa “Bu yıl emeğimin karşılığını alabilecek miyim?” Maalesef Toprak Mahsulleri Ofisi Giresun kalite fındığın kilogram alım fiyatını 255 TL, Levant kalite fındığın kilogram alım fiyatını ise 250 TL olarak açıkladı. Fındık üreticisi yine kaderine terk edildi. 

Fındık, Türkiye için sıradan bir tarım ürünü değildir. Milyonlarca insanın geçim kaynağı, Türkiye’nin önemli ihracat kalemlerinden biri ve Karadeniz ekonomisinin can damarıdır. Ancak fındık üreticisi, yıllardır artan maliyetlerin altında eziliyor.

Gübre pahalı, ilaç pahalı, işçilik pahalı, mazot pahalı. Ama üreticinin elindeki fındığın değeri aynı oranda artmıyor. Üretici bahçeye girdiğinde yalnızca fındık toplamıyor; alın terini, umudunu ve bir yıllık geçimini de topluyor. Günlerce, haftalarca güneşin altında çalışan üretici, ürününü pazara götürdüğünde karşısında yalnızca bir fiyat etiketi görüyor. Oysa o fiyatın arkasında bir yıllık emek var.

Üretici neden sürekli maliyet hesabı yapmak zorunda bırakılıyor. Emeğinin gerçek değeri üzerinden bir gelir hesabı yapamıyor. Tarımda sürdürülebilirlik, yalnızca üretim miktarını artırmakla olmaz. Üreticinin ayakta kalmasını sağlamak gerekir. Bugün fındık üreticisi bahçesini terk etmeye başlarsa bunun bedelini yarın sadece üretici değil, Türkiye öder. Çünkü üreticiyi kaybetmek, üretimi kaybetmektir. Üretimi kaybetmek ise dış pazardaki gücü kaybetmek demektir.

Dünyada üretimde lider olduğumuz tek ürün fındıktır 

Türkiye, dünya fındık üretiminde ve ihracatında yaklaşık %70’lik payla açık ara liderdir. Türkiye’nin dünya fındık piyasasındaki ağırlığı tesadüfen oluşmadı. Bu güç, nesilden nesile aktarılan bilgi, emek ve fedakârlık sayesinde oluştu. Fakat üretici kendisini güvende hissetmiyorsa, gençler fındık bahçesine değil başka sektörlere yöneliyorsa burada ciddi bir alarm var demektir.

Artık fındık politikası yalnızca “kaç lira olacak?” sorusuna sıkıştırılmamalı. Üreticinin maliyeti gerçekçi biçimde hesaplanmalı, emeğinin karşılığını alabileceği sürdürülebilir bir fiyat politikası oluşturulmalı. Aracıların ve piyasa koşullarının üretici üzerindeki baskısı azaltılmalı. Devlet, üreticinin hasat dönemindeki çaresizliğini fırsata çevirecek bir piyasa düzeninin önüne geçmeli.

Çünkü üretici, ürününü mecbur olduğu için ucuza satıyorsa orada serbest piyasadan değil, çaresizlikten söz etmek gerekir. Bugün fındık üreticisinin sesine kulak verilmezse yarın aynı bahçelerde insan değil, yalnızca ot yetişebilir. Fındığın gerçek sahibi, onu dalından koparıp sofraya ve fabrikaya ulaştıran üreticidir. Üreticiyi korumadan fındığı koruyamayız. Fındığı korumadan da Türkiye’nin bu alandaki gücünü koruyamayız. Şimdi mesele bir avuç üreticinin sorunu değil. Mesele, alın terinin hakkını bulması meselesidir.

Sağlıcakla…

Devamını Oku

KARADENİZİN YEŞİL ALTINI FINDIK

KARADENİZİN YEŞİL ALTINI FINDIK
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Geçmişte bir ailenin yıllık geçimini sağlayan fındık, artık maliyetini kurtarmamaya başladı. Karadeniz’in yeşil yamaçlarında emek veren fındık üreticisi, yine aynı soruyla baş başa “Bu yıl emeğimin karşılığını alabilecek miyim?” Maalesef Toprak Mahsulleri Ofisi Giresun kalite fındığın kilogram alım fiyatını 255 TL, Levant kalite fındığın kilogram alım fiyatını ise 250 TL olarak açıkladı. Fındık üreticisi yine kaderine terk edildi. 

Fındık, Türkiye için sıradan bir tarım ürünü değildir. Milyonlarca insanın geçim kaynağı, Türkiye’nin önemli ihracat kalemlerinden biri ve Karadeniz ekonomisinin can damarıdır. Ancak fındık üreticisi, yıllardır artan maliyetlerin altında eziliyor.

Gübre pahalı, ilaç pahalı, işçilik pahalı, mazot pahalı. Ama üreticinin elindeki fındığın değeri aynı oranda artmıyor. Üretici bahçeye girdiğinde yalnızca fındık toplamıyor; alın terini, umudunu ve bir yıllık geçimini de topluyor. Günlerce, haftalarca güneşin altında çalışan üretici, ürününü pazara götürdüğünde karşısında yalnızca bir fiyat etiketi görüyor. Oysa o fiyatın arkasında bir yıllık emek var.

Üretici neden sürekli maliyet hesabı yapmak zorunda bırakılıyor. Emeğinin gerçek değeri üzerinden bir gelir hesabı yapamıyor. Tarımda sürdürülebilirlik, yalnızca üretim miktarını artırmakla olmaz. Üreticinin ayakta kalmasını sağlamak gerekir. Bugün fındık üreticisi bahçesini terk etmeye başlarsa bunun bedelini yarın sadece üretici değil, Türkiye öder. Çünkü üreticiyi kaybetmek, üretimi kaybetmektir. Üretimi kaybetmek ise dış pazardaki gücü kaybetmek demektir.

Dünyada üretimde lider olduğumuz tek ürün fındıktır 

Türkiye, dünya fındık üretiminde ve ihracatında yaklaşık %70’lik payla açık ara liderdir. Türkiye’nin dünya fındık piyasasındaki ağırlığı tesadüfen oluşmadı. Bu güç, nesilden nesile aktarılan bilgi, emek ve fedakârlık sayesinde oluştu. Fakat üretici kendisini güvende hissetmiyorsa, gençler fındık bahçesine değil başka sektörlere yöneliyorsa burada ciddi bir alarm var demektir.

Artık fındık politikası yalnızca “kaç lira olacak?” sorusuna sıkıştırılmamalı. Üreticinin maliyeti gerçekçi biçimde hesaplanmalı, emeğinin karşılığını alabileceği sürdürülebilir bir fiyat politikası oluşturulmalı. Aracıların ve piyasa koşullarının üretici üzerindeki baskısı azaltılmalı. Devlet, üreticinin hasat dönemindeki çaresizliğini fırsata çevirecek bir piyasa düzeninin önüne geçmeli.

Çünkü üretici, ürününü mecbur olduğu için ucuza satıyorsa orada serbest piyasadan değil, çaresizlikten söz etmek gerekir. Bugün fındık üreticisinin sesine kulak verilmezse yarın aynı bahçelerde insan değil, yalnızca ot yetişebilir. Fındığın gerçek sahibi, onu dalından koparıp sofraya ve fabrikaya ulaştıran üreticidir. Üreticiyi korumadan fındığı koruyamayız. Fındığı korumadan da Türkiye’nin bu alandaki gücünü koruyamayız. Şimdi mesele bir avuç üreticinin sorunu değil. Mesele, alın terinin hakkını bulması meselesidir.

Sağlıcakla…

Saygılarımla 

Osman Köse

Devamını Oku

KUZEY EGE YANIYOR!

KUZEY EGE YANIYOR!
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Kuzey Ege bir kez daha alevlere teslim oldu. Ayvalık’tan Gömeç’e, Edremit’ten Burhaniye’ye dağlar yanıyor, ormanlar yanıyor, zeytinlikler yanıyor. Sadece ağaçlar değil; binlerce canlının yaşam alanı, bölgenin ekonomisi ve ülkenin doğal zenginliği gözlerimizin önünde küle dönüyor. Ardından yine aynı cümleler kuruluyor: “Kontrol altına alındı, soğutma çalışmaları sürüyor” deniliyor.

Peki ya sonra? Bir sonraki yaz mevsimini bekliyoruz. Çünkü ne yazık ki bu ülkede orman yangınları artık istisna değil, sıradanlaşmış bir felakete dönüşmüş durumda. Yangın çıktığında herkes seferber oluyor. Orman işçileri, itfaiye ekipleri, pilotlar, gönüllüler. İnsanüstü bir mücadele veriyorlar. Onların emeği tartışılmaz. Tartışılması gereken, her yıl aynı felaketleri yaşamamıza rağmen neden hala yeterli önleyici tedbirlerin alınamadığıdır.

Her yaz sıcaklıkların rekor kıracağı, kuraklığın artacağı ve rüzgârın yangın riskini büyüteceği aylar öncesinden biliniyor. Bilim insanları yıllardır uyarıyor. Buna rağmen neden her yangından sonra aynı hazırlıksızlık tartışmaları yaşanıyor? Neden önleme politikaları, müdahale kadar güçlü değil? Bu soruların cevabı, devlet yetkililerince kamuoyuna açık ve şeffaf biçimde verilmelidir.

Kuzey Ege yalnızca birkaç ilin meselesi değildir. Orası Türkiye’nin oksijen deposudur, zeytinin bereketidir, turizmin göz bebeğidir, binlerce canlı türünün evidir. Yanan sadece ağaç değildir; geleceğimiz, ekonomimiz ve doğal mirasımızdır. Daha da düşündürücü olan, bazı yangınların insan ihmaliyle başlamasıdır. Bir izmarit, kontrolsüz yakılan anız, dikkatsizce bırakılan ateş. Birkaç dakikalık sorumsuzluk, onlarca yıllık emeği yok ediyor. Böyle bir ihmali “kaza” diyerek geçiştirmek, topluma yapılacak en büyük kötülüktür.

Kamu kaynakları felaketleri önlemek için kullanılmalıdır 

Artık hamasi söylemler değil, hesap veren bir yönetim anlayışı gerekiyor. Yangın sezonu başlamadan hangi hazırlıkların yapıldığı, hangi eksiklerin giderildiği, hangi risk analizlerinin oluşturulduğu toplumla paylaşılmalıdır. Çünkü kamu kaynakları, felaketlerden sonra değil, felaketleri önlemek için kullanılmalıdır.

Her yanan ormanın ardından milyonlarca fidan dikileceği söyleniyor. Elbette dikilsin. Ancak hiç kimse yüz yıllık bir ormanı birkaç bin fidanla telafi edebileceğimizi düşünmesin. Bir ağacı dikmek kolaydır; onu gerçek bir ormana dönüştürmek ise onlarca yıl ister. Kuzey Ege yeniden yeşerecek. Doğa, sabırlıdır; kendisine fırsat verildiğinde yaralarını sarar. Asıl soru şudur: Biz ders alacak mıyız? Yoksa gelecek yaz aynı ekranlarda, aynı alevleri izleyip aynı cümleleri kurmaya devam mı edeceğiz?

Bir ülkenin medeniyet seviyesi, yalnızca yaptığı yollarla, köprülerle ya da binalarla ölçülmez. Yaktığını ne kadar söndürdüğüyle değil, yanmasını ne kadar engelleyebildiğiyle ölçülür. Kuzey Ege’nin dumanı gökyüzüne yükselirken, hepimizin vicdanına da aynı soru düşüyor: bireysel olarak gerçekten gerekeni yaptık mı? Devlet yetkilileri gerekli tedbirleri aldı mı? Yeniden yeşertmek, fidan dikmek yerine var olanı koruyamadığımız sürece her şey boş. 

Sağlıcakla…

Saygılarımla 

Osman Köse

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.