47,8422$%0,10
55,3796€%0,31
64,8117£%0,26
6.737,19%0,68
%
3014468฿%0.5
14 Ağustos 2026 Cuma
Kuzey Ege bir kez daha alevlere teslim oldu. Ayvalık’tan Gömeç’e, Edremit’ten Burhaniye’ye dağlar yanıyor, ormanlar yanıyor, zeytinlikler yanıyor. Sadece ağaçlar değil; binlerce canlının yaşam alanı, bölgenin ekonomisi ve ülkenin doğal zenginliği gözlerimizin önünde küle dönüyor. Ardından yine aynı cümleler kuruluyor: “Kontrol altına alındı, soğutma çalışmaları sürüyor” deniliyor.
Peki ya sonra? Bir sonraki yaz mevsimini bekliyoruz. Çünkü ne yazık ki bu ülkede orman yangınları artık istisna değil, sıradanlaşmış bir felakete dönüşmüş durumda. Yangın çıktığında herkes seferber oluyor. Orman işçileri, itfaiye ekipleri, pilotlar, gönüllüler. İnsanüstü bir mücadele veriyorlar. Onların emeği tartışılmaz. Tartışılması gereken, her yıl aynı felaketleri yaşamamıza rağmen neden hala yeterli önleyici tedbirlerin alınamadığıdır.
Her yaz sıcaklıkların rekor kıracağı, kuraklığın artacağı ve rüzgârın yangın riskini büyüteceği aylar öncesinden biliniyor. Bilim insanları yıllardır uyarıyor. Buna rağmen neden her yangından sonra aynı hazırlıksızlık tartışmaları yaşanıyor? Neden önleme politikaları, müdahale kadar güçlü değil? Bu soruların cevabı, devlet yetkililerince kamuoyuna açık ve şeffaf biçimde verilmelidir.
Kuzey Ege yalnızca birkaç ilin meselesi değildir. Orası Türkiye’nin oksijen deposudur, zeytinin bereketidir, turizmin göz bebeğidir, binlerce canlı türünün evidir. Yanan sadece ağaç değildir; geleceğimiz, ekonomimiz ve doğal mirasımızdır. Daha da düşündürücü olan, bazı yangınların insan ihmaliyle başlamasıdır. Bir izmarit, kontrolsüz yakılan anız, dikkatsizce bırakılan ateş. Birkaç dakikalık sorumsuzluk, onlarca yıllık emeği yok ediyor. Böyle bir ihmali “kaza” diyerek geçiştirmek, topluma yapılacak en büyük kötülüktür.
Kamu kaynakları felaketleri önlemek için kullanılmalıdır
Artık hamasi söylemler değil, hesap veren bir yönetim anlayışı gerekiyor. Yangın sezonu başlamadan hangi hazırlıkların yapıldığı, hangi eksiklerin giderildiği, hangi risk analizlerinin oluşturulduğu toplumla paylaşılmalıdır. Çünkü kamu kaynakları, felaketlerden sonra değil, felaketleri önlemek için kullanılmalıdır.
Her yanan ormanın ardından milyonlarca fidan dikileceği söyleniyor. Elbette dikilsin. Ancak hiç kimse yüz yıllık bir ormanı birkaç bin fidanla telafi edebileceğimizi düşünmesin. Bir ağacı dikmek kolaydır; onu gerçek bir ormana dönüştürmek ise onlarca yıl ister. Kuzey Ege yeniden yeşerecek. Doğa, sabırlıdır; kendisine fırsat verildiğinde yaralarını sarar. Asıl soru şudur: Biz ders alacak mıyız? Yoksa gelecek yaz aynı ekranlarda, aynı alevleri izleyip aynı cümleleri kurmaya devam mı edeceğiz?
Bir ülkenin medeniyet seviyesi, yalnızca yaptığı yollarla, köprülerle ya da binalarla ölçülmez. Yaktığını ne kadar söndürdüğüyle değil, yanmasını ne kadar engelleyebildiğiyle ölçülür. Kuzey Ege’nin dumanı gökyüzüne yükselirken, hepimizin vicdanına da aynı soru düşüyor: bireysel olarak gerçekten gerekeni yaptık mı? Devlet yetkilileri gerekli tedbirleri aldı mı? Yeniden yeşertmek, fidan dikmek yerine var olanı koruyamadığımız sürece her şey boş.
Sağlıcakla…
Saygılarımla
Osman Köse
Kuzey Ege bir kez daha alevlere teslim oldu. Ayvalık’tan Gömeç’e, Edremit’ten Burhaniye’ye dağlar yanıyor, ormanlar yanıyor, zeytinlikler yanıyor. Sadece ağaçlar değil; binlerce canlının yaşam alanı, bölgenin ekonomisi ve ülkenin doğal zenginliği gözlerimizin önünde küle dönüyor. Ardından yine aynı cümleler kuruluyor: “Kontrol altına alındı, soğutma çalışmaları sürüyor” deniliyor.
Peki ya sonra? Bir sonraki yaz mevsimini bekliyoruz. Çünkü ne yazık ki bu ülkede orman yangınları artık istisna değil, sıradanlaşmış bir felakete dönüşmüş durumda. Yangın çıktığında herkes seferber oluyor. Orman işçileri, itfaiye ekipleri, pilotlar, gönüllüler. İnsanüstü bir mücadele veriyorlar. Onların emeği tartışılmaz. Tartışılması gereken, her yıl aynı felaketleri yaşamamıza rağmen neden hala yeterli önleyici tedbirlerin alınamadığıdır.
Her yaz sıcaklıkların rekor kıracağı, kuraklığın artacağı ve rüzgârın yangın riskini büyüteceği aylar öncesinden biliniyor. Bilim insanları yıllardır uyarıyor. Buna rağmen neden her yangından sonra aynı hazırlıksızlık tartışmaları yaşanıyor? Neden önleme politikaları, müdahale kadar güçlü değil? Bu soruların cevabı, devlet yetkililerince kamuoyuna açık ve şeffaf biçimde verilmelidir.
Kuzey Ege yalnızca birkaç ilin meselesi değildir. Orası Türkiye’nin oksijen deposudur, zeytinin bereketidir, turizmin göz bebeğidir, binlerce canlı türünün evidir. Yanan sadece ağaç değildir; geleceğimiz, ekonomimiz ve doğal mirasımızdır. Daha da düşündürücü olan, bazı yangınların insan ihmaliyle başlamasıdır. Bir izmarit, kontrolsüz yakılan anız, dikkatsizce bırakılan ateş. Birkaç dakikalık sorumsuzluk, onlarca yıllık emeği yok ediyor. Böyle bir ihmali “kaza” diyerek geçiştirmek, topluma yapılacak en büyük kötülüktür.
Kamu kaynakları felaketleri önlemek için kullanılmalıdır
Artık hamasi söylemler değil, hesap veren bir yönetim anlayışı gerekiyor. Yangın sezonu başlamadan hangi hazırlıkların yapıldığı, hangi eksiklerin giderildiği, hangi risk analizlerinin oluşturulduğu toplumla paylaşılmalıdır. Çünkü kamu kaynakları, felaketlerden sonra değil, felaketleri önlemek için kullanılmalıdır.
Her yanan ormanın ardından milyonlarca fidan dikileceği söyleniyor. Elbette dikilsin. Ancak hiç kimse yüz yıllık bir ormanı birkaç bin fidanla telafi edebileceğimizi düşünmesin. Bir ağacı dikmek kolaydır; onu gerçek bir ormana dönüştürmek ise onlarca yıl ister. Kuzey Ege yeniden yeşerecek. Doğa, sabırlıdır; kendisine fırsat verildiğinde yaralarını sarar. Asıl soru şudur: Biz ders alacak mıyız? Yoksa gelecek yaz aynı ekranlarda, aynı alevleri izleyip aynı cümleleri kurmaya devam mı edeceğiz?
Bir ülkenin medeniyet seviyesi, yalnızca yaptığı yollarla, köprülerle ya da binalarla ölçülmez. Yaktığını ne kadar söndürdüğüyle değil, yanmasını ne kadar engelleyebildiğiyle ölçülür. Kuzey Ege’nin dumanı gökyüzüne yükselirken, hepimizin vicdanına da aynı soru düşüyor: bireysel olarak gerçekten gerekeni yaptık mı? Devlet yetkilileri gerekli tedbirleri aldı mı? Yeniden yeşertmek, fidan dikmek yerine var olanı koruyamadığımız sürece her şey boş.
Sağlıcakla…
Bugün en çok eksikliğini hissettiğimiz değerlerden biri de vefadır. Vefa; zor gününde yanında olanı unutmamaktır. Başarıya ulaştığında seni ilk destekleyen eli hatırlamaktır. Anne babanın emeğini, öğretmenin fedakarlığını, dostun omzunu, ekmeğini paylaştığın insanları gönlünde yaşatmaktır. Çünkü insanı insan yapan sadece aklı değil, hafızasıdır. Hafızasını kaybeden toplumlar ise önce vefalarını, sonra değerlerini yitirir.
Yaşamımız boyunca içsel gel gitlerimiz her daim olmuştur. Dost bildiklerimizden ve en yakınlarımızdan vefasızlıklar görmüşlüğümüz de vardır. Yıllarımızı harcadığımız, zamanımızı heba ettiğimiz, canımız ve kanımız bildiğimiz insanların, menfaati bittiğinde sırtını dönmesi ve arkamızdan vurması da alışkın olduğumuz durumlar. Aynı sofraya oturduğumuz, elinden tuttuğumuz ve onun için çabaladığımız insanların ihanetleri de acıtmıyor artık canımızı.
Ne yazık ki günümüzde çıkar ilişkileri, samimiyetin önüne geçmiş durumda. Menfaat bittiğinde dostluklar da bitiyor. Makam değiştiğinde selamlar değişiyor. Dün omuz omuza yürüyenler, bugün birbirini tanımaz hale geliyor. İşte tam da bu yüzden sıkça şu cümleyi duyuyoruz: “Vefa artık sadece bir semt adı.”
Akraba deriz, kardeş deriz, can bağı deriz, kan bağı deriz. Bunları ardı sıra sıralar gideriz. Biliriz ki; ihanetler düşmanlıklar en yakınların arasından karşına çıkar. Akrabalıkta vefa olsaydı, Hz. Yusuf mısır çarşısında satılmazdı. Kan bağı, insanı akraba yapar. Karakter ise; insanı aile yapar.
Aynı soydan gelmek; aynı vicdandan gelmek değildir. Bazı ihanetler yabancıdan gelmez. Sofrana oturandan, adını ezbere bilenden gelir. O yüzden insan bir yerden sonra akrabasını değil huzurunu seçer. Yusuf’u kuyuya atanlar yabancı değildi.
Vefa sadece bir semt adı değildir.
Vefa ölmedi; sadece ona sahip çıkan insanların sayısı azaldı. Hala anne babasına hürmet eden evlatlar, dostunu yarı yolda bırakmayan arkadaşlar, öğretmenini yıllar sonra ziyaret eden öğrenciler, kendisine yapılan iyiliği unutmayan insanlar var. Onlar sayesinde vefa yaşamaya devam ediyor.
Toplumları ayakta tutan şey yalnızca kanunlar değildir. Güven, sadakat, ahde vefa ve vicdan da en az kanunlar kadar önemlidir. Çünkü güvenin olmadığı yerde huzur, vefanın olmadığı yerde ise gerçek dostluk kurulamaz. Belki de yeniden kendimize şu soruyu sormalıyız: Ben kime vefa borçluyum? Bana emek veren kaç kişiyi arayıp halini hatırını sordum? Bana uzanan hangi eli bugün ben tuttum? Vefa, geçmişe takılıp kalmak değil; geçmişin iyiliklerini geleceğe taşımaktır.
Vefa, insan olmanın en güzel tarafıdır. Onu yaşatanlar olduğu sürece de bu toprakların en kıymetli mirası olmaya devam edecektir. Ben ise şunu öğrendim; insanı en çok yabancılar değil, “bizden” dedikleri yaralar.
Hayat bir sınav diye bizim de problem olmamıza gerek yok. Doğru şık olursan daha şık durursun.
Sağlıcakla…
Her yıl haziran ayının üçüncü pazarı “babalar günü” olarak kutlanıyor. Babaları hayatta olan insanlar için neşe ve mutluluk, babaları ahirete göçmüş insanlar için hüzün ve gözyaşı. Ne demişti rahmetli Kıvırcık Ali; “Bahtım ile çekişim var, hakka boyun büküşüm var. Daha yapacak işim var, geriye dönün seneler.” Seneler geçiyor her şey değişiyor giden geri gelmiyor. Haziran’ın üçüncü pazarı benim için; Sesine hasret, yüzüne özlem ve adın geçince içimi yakan ateş oluyor.
Karadeniz’in ücra bir köyünde muhtardı benim babam. Bundan tam 29 yıl önce 49 yaşında yaşamının baharında öldü. Kimse inanamadı öldüğüne ya da inanmak istemedi. Bulunduğu yörede iyilik timsali bu adama, kimse ölümü yakıştıramadı. 49 yıllık hayat yolculuğunda tüm yöre halkında dostluklara, iyiliklere, güzelliklere dair destansı bir iz bıraktı benim babam. Oysa yapacağı daha çok işleri gerçekleştireceği hayalleri vardı. Zaten hep böyle değil midir? Dünya döndükçe ne işler biter ne umutlar ne hayaller.
Büyük bir tüccar, büyük bir ekonomist, büyük bir siyasetçi hiçbir zaman olmadı benim babam. İstese olurdu! Gençliğinin bir kısmını yurt dışında geçirmiş, değişik kültürlerden ve milletlerden insanlarla dostluklar kurmuştu. Bilge kişiliği ve tecrübesiyle yöre halkının inandığı güvendiği nadide insanlardan birisiydi. Kim düşkünse, kim zor durumdaysa onun yanındaydı. İyi insan olmayı seçti benim babam. Gönül kazanmayı, dua almayı seçti.
Büyük bir siyasetçi hiç olmadı benim
Babam. İstese olurdu! Şimdiki siyasetçilere ders niteliğinde bir dönem muhtarlık yapıp, ısrarla gelen seçim tekliflerine; “hizmette koltuk aşkı değil millet aşkı önemlidir.” Derdi. “Herkes hizmette yarışmalı, ben köyüme 5 yıl hizmet ettim. Onlar benden ben onlardan memnun ayrılıyorum.” Sözleri bu günkü koltuğa yapışıp, kalkmasını bilmeyen siyasetçilere ders niteliğindeydi benim babamın.
Büyük bir ekonomist hiç olmadı benim
Babam. İstese olurdu! Herkesle ekmeğini bölüştü. Eski model F-350 kamyoneti vardı. O kamyonet onun için F-35 uçağı niteliğindeydi. O kamyonet tüm köylünün malıydı. Ormandan ağaçlar, bağdan bahçeden tarım ürünleri, meyvesi, mısırı, fındığı köyün tüm ihtiyaçları o kamyonetle taşınırdı. Bu kamyonet bölge halkının ekmeğinde, aşında ve hayatında başka bir yere sahipti.
Büyük bir tüccar hiç olmadı benim Babam. İstese olurdu! Karadeniz’in geçim kaynaklarının en başında gelen fındık üreticisinin yol pusulasıydı. Köylünün tarım kooperatifleriyle arasında köprüydü. Köylünün yok pahasına ürününü sattırmamak için mitingler düzenleyecek kadar cesurdu benim babam. Her şeyden öte yenilikçiydi, Demokrattı, aydındı ve paylaşımcıydı. İlk televizyonu bizim evimizde gördü köy halkı. Köyün tüm çocukları çizgi film izlemek için bize gelirdi. Köyün sinema salonuydu evimiz. İlk elektriği Köyümüze babam getirmişti. 6-7 km ilerideki karşı köyden elektrik hattı çektirecek kadar mühendisti benim babam.
Hayat mücadelesinde yorulmamayı, doğrularından ödün vermemeyi babamdan öğrendim. Hayata bakış açımı babamdan aldım. Olaylar karşısında sabretmeyi, insanların konumu, mevkisi ne olursa olsun eşit olduklarını fakat eşit davranmamam gerektiğini babamdan öğrendim. Adil olmayı, vefayı babam öğretti bana. Merhametli olmayı babam aşıladı bana. Belki de günümüzde en gerekli olan cesurca, korkusuzca yaşamayı ve haksızlık karşısında dik durmayı babama borçluyum. İşte ben o muhteşem adamın oğluyum.
Tüm babalarımıza saygıyla.
Sağlıcakla…
Bir şarkı var, der ki: “ölünce sevemezsem seni.” Aslında bu şarkının sözlerini “ölünce siyaset yapamazsam” diye değiştirmek lazım. Sözde demokrasinin hâkim olduğu ülkemizde siyasetçilerimize bir bakınız. Parti genel başkanları hep aynı kişiler, mecliste vekiller çok aynı yüzler ve her dönem listelerde hep aynı isimler. Ülkemizde sizlerden başka ülkeyi yönetecek kimse yok mu? O koltuğa oturanlar neden kalkmasını bilmiyor?
Siyaset, yalnızca fikirlerin ve ideallerin yarışı değil aynı zamanda güç, sadakat ve çıkar çatışmalarının da sahnesidir. Tarih boyunca bazı ihanetler yalnızca kişileri değil, devletleri, milletleri ve hatta çağları değiştirmiştir. Dün omuz omuza yürüyenlerin bugün birbirine düşman olması, siyasetin en sert gerçeğidir. Son örneğini yaşadığımız Özel ve Kılıçdaroğlu gibi.
Tarihi ihanetlerin ortak noktası, çoğu zaman “dava” söylemiyle başlayıp kişisel hesaplarla sonuçlanmasıdır. Güç paylaşımında yaşanan anlaşmazlıklar, makam hırsı, dış baskılar veya ideolojik ayrılıklar; en yakın müttefikleri bile birbirine rakip hâline getirmiştir. Bir dönem aynı kürsüden halka seslenenler, kısa süre sonra birbirlerini “hain” ilan edebilmiştir. Bir zamanla baba oğul ilişkisi içinde olan Erdoğan ve Erbakan gibi.
Tarih kitaplarında bu örnekler sayısızdır. Roma’da Julius Cesar’ın en yakınındaki isimlerden biri olan Brütüz tarafından hançerlenmesi, yalnızca bir suikast değil, siyasi güvenin çöküşünün sembolü olmuştur. Osmanlı’da taht mücadeleleri uğruna kardeşlerin birbirine düşmesi, devletin bekası adına yapılan sert kararların nasıl derin yaralar açtığını göstermiştir. Modern çağda ise darbeler, parti içi tasfiyeler ve gizli ittifaklar, siyasi ihanetin farklı yüzleri olarak karşımıza çıkmaktadır.
Siyasette ihanetin en büyüğü seçen halka yapılmaktadır
Seçimlerde en büyük ihanet bir lidere değil, oyları ile başa getiren seçmene yani halka yapılır. Seçim dönemlerinde verilen sözlerin unutulması, kamu kaynaklarının kişisel çıkarlar için kullanılması, milletin güveninin istismar edilmesi siyasetteki en ağır kırılmaları doğurur. Çünkü halkın hafızası zaman zaman kısa olsa da adalet duygusu kalıcıdır.
Bugün dünyada birçok ülkede yaşanan siyasi kutuplaşmanın temelinde de güven kaybı yatmaktadır. Halkın güveni bitince başa taç edilen liderin tarih sahnesinden silinmesi kaçınılmazdır. İnsanlar artık yalnızca rakip partilere değil, kendi destekledikleri kadrolara karşı da şüpheyle yaklaşmaktadır. Bunun nedeni, geçmişte yaşanan ihanetlerin bıraktığı izlerdir.
Siyaset, ilkeler üzerine kurulduğunda toplumları yükseltir; kişisel hesapların aracı hâline geldiğinde ise çöküşü hızlandırır. Tarihi ihanetlerden çıkarılması gereken en önemli ders budur. Güç geçicidir, fakat güven kaybının bedeli nesiller boyunca ödenir. Ülkemizde geldiğimiz noktada siyaset halkı yönetmekten daha çok koltuk sevdasına dönüşmüş durumdadır.
Zamanı geldiğinde bırakabilmek, belirli bir yaşa gelindiğinde köşene çekilebilmek ve gençlerimize kucak açıp o koltuğa oturtabilmek ülkene ve milletine yapacağın en büyük hizmettir. Koltuğu oturan bir daha kalkmasını bilmiyor. Mezara kadar siyaset bizim ülkemize özgü olsa gerek. Bir ata sözümüz var “Ar damarı çatlamış” deriz. Açılımı ise; utanç duyulması gereken kötü veya çirkin davranışları hiçbir sıkıntı duymadan, çekinmeden ve yüzü bile kızarmadan yapan, utanmaz kimseler için kullanılan bir deyimdir. Günümüzde tamda bunu yaşıyoruz. Şunu asla unutmayın; “biri koltuğundan kalkmıyorsa altına pislemiştir.”
Sağlıcakla…
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.