48,9616$%0,19
55,8947€%0,32
64,9388£%0,36
6.787,86%1,03
%
4166762฿%2.16823
25 Eylül 2026 Cuma
“Bir zaman gelecek, ümmetimin içinde Kur’an okuyanlar çoğalacak, ama o’nu anlayanlar azalacaktır. İlim yok olacak, her kafadan bir ses çıkacaktır. Daha sonra bir zaman gelecek ki, benim ümmetimden bir takım adamlar Kur’an okuyacaklar, ama okudukları boğazlarından aşağıya geçmeyecektir.” ( imam suyuti. el camiu’s sagir. 2/29)
“İman temennilerle değil, kalplerde yerleşmesiyle; iş, hareket ve tatbikatın da onu doğrulamasıyla vücut bulur. (Camiu’s Sağir, Leyse bölümü.)
“Asabiyet (ırkçılık) davasına kalkışan bizden değildir, asabiyeti için savaşan bizden değildir, asabiyeti için (savaşırken) ölen de bizden değildir.”(S. Ebu Davud, c:5, S:342).
“İman ve fazilet caddesinde, ameli kimi geri bırakırsa, soyu, onu ileri getiremez” (Tirmizi, H.No:2946)
“Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Hepiniz Adem’in çocuklarısınız, Adem ise topraktandır. Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi; kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahın da kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvada, Allah’tan korkmaktadır. Allah yanında en kıymetli olanınız O’ndan en çok korkanınızdır.” (Veda Hutbesinden)
“Azası kesik siyahî bir köle basınıza amir olarak tayin edilse, sizi Allah’ın kitabı ile idare ederse, onu dinleyiniz ve itaat ediniz. (Veda Hutbesinden)
“Birbirine karşı muhabbet ve merhamette, müminler, bir vücut gibidir. Vücudun bir yeri rahatsız olunca, bütün vücut, rahatsız, uykusuz kalıp, onun tedavisi ile meşgul olduğu gibi, Müslümanlar da birbirlerine yardıma koşmalıdır!) [Buhari]
“Müslümanların dertleri ile ilgilenmeyen, onlardan değildir.) [Hakim]
“Bir Müslümanın sıkıntı ve kederini gidereni veya bir mazluma yardım edeni, Allahü teâlâ affeder.) [Buhari]
“Bir din kardeşinin ihtiyacını gideren, sanki ömür boyu Allah’a hizmet etmiş gibi sevap kazanır.) [Buhari]
“Kim bir mümini, bir münafığın eziyetinden korursa, Allahü teâlâda onu, Cehennem ateşinden korur.) [Ebu Davud]
“İman temennilerle değil, kalplerde yerleşmesiyle; iş, hareket ve tatbikatın da onu doğrulamasıyla vücut bulur.” (Camiu’s Sağir, Leyse bölümü)
“Ümmetimle ilgili (olarak) En fazla korktuğum şey, Allah’a ortak koşmalarıdır. Dikkat ediniz, ben size, “onlar ay’a, güneş’e ve puta tapacaklar” demiyorum. Fakat onlar (hakimiyeti fertlerde ve cemiyetlerde görecekler) Allah’tan başkasının emirlerine ve arzularına göre iş yapacaklar.”(Sünen-i İbn-i Mace. Hadis No: 4205)
“Hepiniz çobansınız ve hepiniz elinizin altındakilerden (idare ettiklerinizden) sorumlusunuz. İdareci bir çobandır. Erkek, aile halkının çobanıdır. Kadın, kocasının evi ve çocukları için çobandır. Hepiniz çobansınız ve hepiniz çobanlık yaptıklarınızdan (idare ettiklerinizden) sorumlusunuz. (Buhari.Nikâh bl.)
“Nice namaz kılanlar var ki, namazlarından kendilerine sadece yorgunluk kalır. İnsanların namazı ve orucu sizi yanıltmasın. İnsanların para ile olan ilişkilerine dikkat ediniz .Nice oruç tutanlar var ki, oruçlarından kendilerine sadece açlık ve susuzluk kalır. Nice Kur’an okuyanlar var ki, Kur’an onlara lanet eder. İnsanların namazı ve orucu sizi aldatmasın. İnsanların dinarla olan ilgisine dikkat ediniz. İnsanların namazları ve oruçları sizi aldatmasın. dileyen namaz kılsın, dileyen oruç tutsun; emanete ihanet edenin dini yoktur. kimin namazı onu kötülüklerden men etmiyorsa, o namaz sahibini allah’tan uzaklaştırmaktan başka bir işe yaramaz.(Taberani)
“Müslüman, insanların elinden ve dilinden emin olduğu (zarar görmediği) kimsedir.” (Tirmizî, Îmân, 12)
Sadece şeytanlardan, düşmanlardan, ehli küfürden, müşriklerden, münafıklardan, zalimlerden, fâsıklardan, facirlerden değil; onlarla beraber bilerek-bilmeyerek onlara yardım ve yataklık eden, destek olan, hatta bu konularda onları gölgede bırakan bir kısım insanlardan; insan görünümlü şeytanlardan, şeytan sıfatlarını haiz insanlardan da SANA SIĞINIYORUM ALLAH’IM…
Yalnız bunlardan değil; İslâmî ölçü ve kriterleri, Kur’ân-î Hayat Nizamı’nı göz ardı ederek, kendi istek ve iradeleri ile, bilerek-teammüden, kendilerinin veya kendileri gibi bir fani olan başkalarının, kurum veya kuruluşların arzu ve isteklerine, heva ve heveslerine, ölçü ve prensiplerine göre hayat sürdüren ve bunda da bir sakınca görmeyen; hatta malıyla ve canıyla bu uğurda canhıraş bir şekilde gayret gösteren, mücadele eden, çaba harcayan sözde Müslümanlardan, şuursuz Mü’minlerden de;
Müslüman olduğunu beyan ettikleri ve böyle bilindikleri halde, ehl-i küfrü dost bilen ve velî edinenlerden; celladından merhamet dilenenler misali, Zâtınızdan değil de onlardan merhamet, medet ve insaf umanlardan, iyilik bekleyenlerden ve böylece Ümmetin onurunu ayaklar altında çiğnetenlerden de;
Muhtelif nedenlerle dünyevileşerek, çıkar ve menfaate, makam ve mevkiye kavuşmak, ya da mevcudu muhafaza etmek adına şuurlu, bilinçli, dik duruşlu, onur sahibi Müslümanlara; Şeriat’a özlem duyan, huzuru arzu eden ve tesisi için çaba gösterenlere, dareyn saadeti için mücadele edenlere düşmanca ve hasmane davranan ve böylece ümmetin, dolayısıyla da tüm insanlığın sıkıntılara düçar olmasına sebep olanlardan da;
Irk, dil, hizip, meşrep, mezhep, tarikat, cemaat, soy-sop, parti ve benzeri olguları tefrika ve ayrımcılık vesilesi yaparak, Müslümanlar arasındaki birlik ve beraberliği, VAHDET BİLİNCİni ve ÜMMET ŞUURUnu zarara uğratanlardan da;
“Bana dokunmayan yılan bin yaşasın. Etliye sütlüye karışma. Suya sabuna dokunma. Dünyayı ben mi kurtaracağım? Salla başını, al maaşını” zihniyetinde olan; bana ne’ci, neme lazım’cı, lâ kayt, sorumsuz, insanlara ve çevresindekilere karşı ilgisiz-alâkasız davranan insanlardan da;
Emr-i Bi’l Ma’ruf ve Nehy-i Ani’l Münker faaliyetlerine, cihad çalışmalarına katılmayan, katkıda bulunmayan, destek olmayan, ilgisiz ve duyarsız davranan, hatta Müslümanların asli görevlerinden olan ibadet mahiyetindeki bu tür faaliyetlere karşı koyan, eleştiren veya muhalif olanlardan da;
İslâm’ı sadece ibâdet, duâ ve zikir olarak algılayan, bir Hayat Modeli ve sistem olarak kabûl etmeyen, sosyal hayatta İslam’ın söz sahibi ve belirleyici etken olması hususunda gayreti ve çabası olmayan (hatta İslami hayat modeline muhalefet eden, karşı duruş sergileyen), sadece kılık-kıyafetle, ibadet, dua ve zikirle dini görevlerini ifa ettiklerine inanan yoz ve yobaz Müslümanlardan da;
Haramlara- günahlara bulaşmaktan sakınmayan, bazı basit hadiseleri zaruret kılıfına büründürerek helâl-haram sınırlarını ihlâl eden, fert ve cemiyet hayatında İslâm’î ilke ve kriterleri ölçü olarak kabullenmekten imtina eden, nefis ve hevalarını, arzu ve isteklerini ilâh edinen insanlardan da SANA SIĞINIYORUM ALLAH’ım; emin eyle, muhafaza eyle Allah’ım.
Selam ve dua ile, mübarek Cumanın hayrı ve bereketi ümmetin üzerine olsun Müslümanlar.
Annesi öldükten sonra, “biz karı koca çalışıyoruz, seninle ilgilenemeyiz” bahanesiyle, seksen yaşındaki hasta babasını huzur evine yatıran oğlu, çok seyrek de olsa, utanma belasına da olsa onu ziyarete gidiyordu.
Yaşlı adam oğlu dünyaya geldiğinde kırk yaşındaydı. Bundan önceki çocukları yaşamamış, bu oğlunu el bebek gül bebek misali, gözü gibi bakarak ve kurbanlar keserek, itina ile büyütmüştü. Eşi ile beraber yememiş yedirmişler, giymemiş giydirmişlerdi. Aman oğlumuza bir şey olmasın, aman aç kalmasın, aman üşümesin, aman yokluk görmesin…
Tek evlatlarıydı, bir şey olacak diye içleri titremişti… Oğlu o gün huzur evinden bir telefon aldı. Telefondaki ses “baban çok hasta her an ölebilir seni görmek istiyor” diyordu…
Oğlu arabasına binip, oraya huzur evine gittiğinde babası zor nefes alıyordu. Oğlu babasının ölmek üzere olduğunu anlamıştı. Babasının ellerini tutup, “Baba senin için ne yapabilirim, Senin için ne yapmamı istiyorsun?” diye sordu.
Babası feri sönmüş gözleriyle uzun uzun biricik oğlunun gözlerinin içine bakıp; zor duyulur bir sesle:
“Artık çok geç. Ama isteseydin çok şey yapabilirdin… Ama yapmadın oğul” dedi. Ve devam etti.
“Çoğu akşam yemek yetişmediği için aç yattım.
Klimayı açmadılar, sıcaktan fenalaştım.
Buzdolabım yoktu, bir bardak soğuk su dahi içemedim.
Sıkıldığımda temiz havaya çıkaranım olmadı. Altımı ıslattım diye tokat attılar. Ayda bir kere banyo yaptırdılar; kirden vücudumda yaralar oluştu. Bana bu yapılanları arkası kuvvetli olanlara yapamadılar. Çünkü, onların ilgilenenleri vardı.Ve ben ise, kimsesizdim, garibandım oğul…
Biliyor musun? En çok da sevgisizlik acı verdi bana….
Kimse saçımı taramadı, yüzümü okşamadı…. Sen terk edilmişlik nedir bilir misin oğlum? Terk edilmişlik, ölmeden önce canlı canlı mezara konmaktır bunu unutma olur mu oğul..İşte böyle… Artık her şey için çok geç…Senin benim için yapacağın hiç bir şey kalmadı. Sade senin için de değil, herkes için çok geç ey oğul.Yapılacak bir şey yok artık !!!!
Ben her şeye alıştım da, sadece senin özlemine
alışamadım biliyor musun ?” derken feri sönmüş gözlerinden iki damla yaş yuvarlanıp, yanaklarında dondu. Oğlu şok olmuştu. “Bana bunları neden şimdi söylüyorsun, neden daha önce söylemedin baba?” diye feryad etmeye başladı…
Babası: “Nasıl söylerdim ki ? Sen beni koskocaman evinde bir köşeye sığdıramamış, bana burayı layık görmüştün. Seni rahatsız etmek istemedim oğlum.” Benim için artık çok geç de, ben asıl senin için üzülüyorum oğul… Çünkü sen yaşlandığında çocukların seni buraya bırakırlarsa, benim dayandıklarıma sen dayanamazsın.
“Unutma ki ne verirsen onu alırsın oğlum.” Ben ve annen seni iyi bakalım, iyi büyütelim diye ömür boyu çalıştık; sen ise bizi ölümlere terk ettin, ölsüne tuttun.!? dedi. Ve gözlerini kapattı.
Belli ki bu konuşma onun son kalan gücünü de tüketmişti. Bir saat sonra sıkı sıkı tuttuğu oğlunun eli ellerinden kayıp düştü. Evet, bir baba daha içi acıyarak hayata veda etmişti. Rabbim hayırlı evlatlar nasip etsin cümlemize.
Selam Hakka tabi olanlaradır. Hayırlı cumalar.
Muhasebe sözcüğü günlük hayatımıza en fazla kullandığımız kelimelerden biridir. Muhasebe denilince aklımıza hemen gelir-gider, kar-zarar hesabı gelir. Bu işin maddi boyutu. Bunun bir de manevi boyutu vardır ama her nedense, bu anlamda muhasebenin zihinlerimizde fazla yer işgal etmediği acı bir gerçektir. Manevi anlamda muhasebe, yani nefis muhasebesi, hayatın amansız ve acımasız meşgaleleri arasında adeta kaybolup gider.
Ticaretle meşgul olan insanlarımızın mutlaka bir muhasebecileri vardır, olmalıdır. Ticaret erbabının yaptığı işten para kazanması elbette iş yapabilmesine bağlıdır, ama kazancın bir yönü de, muhasebenin iyi yapılmasına dayanır.
Ticareti meslek edinen ve bu şekilde rızkını temin eden her tüccarı elbette aynı kefeye koyamayız, bu haksızlık olur, su-i zan olur, iftira olur. İşini dürüst yapan insanlarımız başımızın tacıdır, onlara bir sözümüz olamaz. Fakat ticari anlamda muhasebe deyince, bazı insanlarımızın aklına hemen “vergi kaçırmak” gelir. “İyi muhasebeci fazla vergi kaçırabilen muhasebecidir” mantığı bizde yaygın kanıdır. Bu anlayışın sakat, yanlış, sakıncalı, gayri ahlaki olduğunu söylemek bile yersizdir.
Varlık sahibi bazı insanlarımız dini vecibelerini ifa ederken bile, bu “yanlış muhasebe mantığından” bir türlü kurtulamıyorlar. Söz gelişi, zekat vereceği zaman, vereceği miktarı olduğunca azaltmak için kendilerince hile-i şer’i-ye tenezzül eden zenginler görmek mümkündür. Zekat verme zamanı yaklaştığında nisaba tabi olan altın, gümüş, para veya ticaret malını, zekata tabi olmayan gayri menkule tahvil eden insanların bu tavrı gerçekten düşündürücüdür, üzücüdür. Zekatı ne diye veriyorsun, güya kimi aldatıyorsun Allah’ın kulu. Muhasebe demek kaçırmak, hile yapmak anlamına gelmemelidir. “Veren el, alan elden üstündür.” Bu nasıl akıl, bu nasıl Müslümanlık, bu nasıl vatandaşlık?
Bazı kapalı veya açık mekanların kameralarla kayıt altına alındığı gibi, bütün insanların hayatları da saniye saniye, an be an, sesli ve görüntülü olarak kayıt altına alınmaktadır. Zerre miktarı hayrın ve zerre miktarı şerrin “MİZAN TERAZİSİ”ne konulacağı hesap gününde, hiç kimsenin iyi ya da kötü yaptığı hiçbir şeyi inkar edemeyeceğini aklımızdan çıkarmayalım insanlar!
“Ölmeden önce ölünüz.” Ve “Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekiniz.” Mealindeki hadis-i şerifleri iyi tahlil ederek, her akşam başımızı yastığa koyduğumuzda, uyumadan evvel “nefis muhasebesi” yapalım Müslümanlar!
Sadece maddi anlamda değil, manevi anlamda da neleri kazandık-neleri kaybettik, neleri söyledik-neleri söylemedik, karda mıyız-zararda mıyız? Bunların gerçek anlamda muhasebesini yapmadan günümüzü sonlandırmayalım mü’minler!
Hakiki manada ibadet ve kulluk, hayatı Allah’ın rızasına uygun olarak yaşamaktır. Bunu ne ölçüde başarabiliyoruz, ömür denilen süreyi hangi kriterlere göre tamamlıyoruz, bunları iyi düşünelim, muhasebe yapalım dostlar!
Nefis denilen ezeli ve ebedi düşmanımızın arzu ve isteklerine mani olmadan, nefsi ve ENE duygularını paspas misali ayaklar altında ezip geçmeden gerçek anlamda muhasebe yapamayız, unutmayalım.
Ticari anlamda muhasebesini sağlam ve düzgün yapamayan tüccarın iflası nasıl kaçınılmazsa, manevi anlamda da nefis muhasebesini isabetli yapmayan insanların hayat sınavını kaybetmesi aynı oranda kaçınılmazdır.
Geliniz, kronometreyi sıfırlayalım… Önce güzel bir nefis muhasebesi… Samimi olarak, can-ı gönülden bir tevbe-i istiğfar, Tevbe-i Nasuh… Ve hayata yeniden bir başlangıç… Var mısınız Müslümanlar?
Selam ve dua ile….
Sultan Murat Han o gün bir hoştur. Telaşlı görünür. Sanki bir şeyler söylemek ister sonra vazgeçer. Neşeli deseniz değil, üzüntülü deseniz hiç değil. Vezir-i a’zam Siyavuş paşa sorar:
– Hayrola sultanım canınızı sıkan bir şey mi var?
– Akşam garip bir rüya gördüm.
– Hayırdır inşallah.
– Hayır mı şer mi öğreneceğiz. Hazırlan dışarı çıkıyoruz.
Ve iki molla kılığında çıkarlar yola. Görünen o ki padişah hâlâ gördüğü rüyanın tesirindedir ve gideceği yeri iyi bilir. Hızlı ve kararlı adımlarla Beyazıt’a çıkar, döner Vefa’ya, Zeyrekten aşağılara sallanır. Unkapanı civarında soluklanır. Etrafına daha bir dikkatle bakınır. İşte tam o sırada yerde yatan bir ceset gözlerine batar. Ahali ile aralarında şöyle konuşma geçer: – Kimdir bu?
– Aman hocam hiç bulaşma, ayyaşın biri işte! – Nereden biliyorsunuz?
– Müsaade et de bilelim yani. Kırk yıllık komşumuz.
Bir başkası tafsilata girer. Aslında iyi sanatkârdır. Azaplar çarşısında çalışır. Nalının hasını yapar. Ancak kazandıklarını içkiye, fuhuşa harcar. Hem şişe şişe şarap taşır evine hem de nerede namlı, mimli kadın varsa takar peşine. Hele yaşlının biri çok öfkelidir; isterseniz komşulara sorun, der, sorun bakalım onu cemaatte bir gören olmuş mu? Hasılı mahalleli döner ardını gider. Bizim tebdil-i kıyafet mollalar kalırlar ortada. Tam vezir de toparlanıyordur ki padişah sorar: – Nereye?
– Bilmem bu adamdan uzak durmayı yeğlersiniz sanırım.
– Millet bu, çeker gider. Kimseye bir şey diyemem. Ama biz gidemeyiz, şöyle veya böyle tebaamızdır. Defini tamamlasak gerek.
– İyi ya, saraydan bir kaç hoca yollar kurtuluruz vebalden.
– Olmaz rüyadaki hikmeti çözemedik daha.
– Peki ne yapmamı emir buyurursunuz?
– Mollalığa devam. Naşı kaldırmalıyız en azından.
– Yapmayın sultanım, bunun yıkanması var. Tekfini, telkini…
– Merak etme ben beceririm. Ama önce bir gasil hane bulmalıyız.
– Şurada bir mahalle mescidi var ama…
– Olmaz vefat eden sen olsaydın nereden kalkmak isterdin?
– Ne bileyim, Ayasofya‘dan Süleymaniye’den, en azından Fatih camiinden.
– Ayasofya ile Süleymaniye’de devlet erkanı çoktur. Tanınmak istemem. Ama Fatih Camiini iyi dedin. Hadi yüklenelim. Ve gelirler camiye. Vezir sağa sola koşturur kefen tabut bulur. Padişah bakır kazanları vurur ocağa. Usulü erkanınca bir güzel yıkarlar ki naaş ayan beyan güzelleşir sanki. Bir nurdur aydınlanır alnında.Yüzü şakilere benzemez. Meçhul nalıncıyı kefenler, tabutlar musalla taşına koyarlar. Ama namaz vaktine hayli vardır.Bir ara vezir sıkıntılı sıkıntılı yaklaşır.
– Sultanım,yanlış yapıyoruz galiba! Heyecana kapıldık sorup soruşturmadan buraya getirdik cenazeyi. Kim bilir belki hanımı, yetimleri vardır.
– Doğru. Öyle ya, neyse, sen başını bekle, ben mahalleyi dolanıp geleyim.
Padişah garip maceranın başladığı noktaya koşar. Sorar soruşturur, nalıncının evini bulur. Kapıyı yaşlı bir kadın aralar. Hadiseyi metanetle dinler. Sanki bu vefatı bekler gibidir. Hakkını helal et evladım der. Belli ki çok yorulmuşsun. Sonra eşiğe çöküp ellerini şakaklarına dayar. Biliyor musun oğlum diye dertli dertli söylenir! Bizim efendi bir âlemdi vesselam. Akşamlara kadar nalın yapar. Ama birinin elinde şarap şişesi görmesin, elindekini avucundakini verir satın alırdı. Sonra getirip dökerdi helaya.
Sonra malum kadınların ücretlerini öder eve getirirdi. Ben sizin zamanınızı satın aldım mı diye sorar, onlar da aldın derlerdi. Öyleyse şimdi dinleseniz gerek dedikten sonra çeker gider, ben menkıbeler anlatırdım onlara. Mızraklı ilmihal, Huccet-ül İslam okurdum ..
– Bak sen! Millet ne sanıyor halbuki.
– Milletin ne sandığı umurunda değildi. Hoş, o hep uzak mescitlere giderdi. Öyle bir imamın arkasında durmalı ki derdi, tekbir alırken Kâbe’yi görmeli.
– Öyle imam kaç tane kaldı şimdi?
– İşte bu yüzden Nişancı’ya, Sofular’a uzanırdı ya. Hatta bir gün, bak efendi dedim, sen böyle böyle yapıyorsun ama komşular kötü belleyecek. İnan cenazen kalacak ortada. – Doğru, öyle ya!
– Kimseye zahmetim olmasın, diye mezarını kendi kazdı bahçeye. Ama ben üsteledim iş mezarla bitiyor mu dedim. Seni kim yıkasın, kim kaldırsın?
– Peki o ne dedi? – Önce uzun uzun güldü, sonra Allah büyüktür hatun dedi. Hem padişahın işi ne? Allah-ü Teâlâ’nın öyle kulları vardır ki, halk onları bilmez. Hoş bazen kendileri de makamlarının farkında değillerdir. Hulus-u kalp ile boyun büker ümmet-i Muhammed’e, Halife-i Müslimin’e dua ederler. Samimi niyazları ile zırh olurlar sultana. Bir seher vakti göz yaşı ile yapılan dua, binlerce topun yapamadığını yapar. Kralları yıkar, kaleleri paralar.
İşte “Nalıncı Baba” o adsız şânsız Allah dostlarından biridir. Asıl adı Muhammed Mimi Efendidir. Bergama’lıdır.1592 yılında vefat etti. Cenaze hizmetlerini bizzat padişah gördü. Ve mübareği evinin bahçesine defnetti. Kabri üzerine bir kubbe, içine bir çeşme koydurdu. Dahası bir tekke ile yaşattı adını. Türbesi Unkapanı’nda, Cibali tütün fabrikasının arkasında, Harabzade Camii karşısındadır. Selam ve dua ile, hayırlı Cumalar…
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.