ZİLLE BAŞLAYAN KÖLELİK!
İnsanlık, tarihi boyunca hiç bu kadar kitlesel, hiç bu kadar rafine bir uyuşmanın pençesine düşmemişti. Sokaklara bakın; diplomalarıyla gurur duyan, unvanlarını zırh gibi kuşanan ama bir sonraki adımı için hep bir "üst akıldan" komut bekleyen milyonlar yürüyor.
Düşünme işini başkasına devretmiş, kendi zihnine yabancılaşmış bir insanlık...
Ve en acısı, boynundaki görünmez zinciri madalya zanneden, köle olduğunun farkında bile olmayan modern kitleler.
Bugün "eğitim" adı altında kutsadığımız modern tapınaklar, özgür zihinler inşa etmek için değil, endüstriyel sistemin dişlileri tıkır tıkır işlesin diye itaatkar çarklar üretmek için tasarlandı.
Çocuklarımızı teslim ettiğimiz o binaların ruhu, 19. yüzyılın Prusya fabrikalarından miras kaldı yani fabrika düzeni okullar.
Zil çaldığında hareket et, zil çaldığında dur!
Teneffüsün süresi bile yukarıdan bir yerlerden dikte edilmiştir.
Bu düzenin bir fabrika işçisinin vardiya sisteminden, bir kışlanın içtimasından ne farkı var?
Sistem, yaratıcılığı bir tehdit, itaati ise en yüce erdem olarak ödüllendiriyor.
Kendi merakının peşinden gitmek, sistemin sınırlarını zorlamak suç; başkalarının belirlediği o ruhsuz müfredatı ezberlemek ise başarı sayılıyor. İşte bu yüzden, o nizamı bozacak kadar çok soru soran, kalıplara sığmayan o taze zihinler hemen "farklı" ilan ediliyor.
Fazla soru sormak, sisteme göre bir dikkat eksikliğidir ve derhal ilaçlarla, kimyasallarla bastırılmalıdır.
Çünkü sorgulayan çocuk, çarkı bozar. Sistemin ise tamirciye değil, uysal vidalara ihtiyacı vardır.
Bu tezgahtan geçenlerin mezuniyet sonrasında da özgürleşememesi bir tesadüf mü?
Elbette değil.
Hayatı boyunca hep bir yönergeyle hareket etmiş, hep bir otoritenin "olur"una sığınmış zihinler, diplomayı aldıktan sonra da kendilerine ne yapmaları gerektiğinin söylenmesini beklerler.
Kendi hayatının öznesi olamayan, rüzgarın yönünü tayin edemeyen, entelektüel birer konformiste dönüşürler.
Oysa gerçek eğitim, bir müfredatın bittiği yerde, ilk sorunun sorulmasıyla başlar. İnsanlığı düştüğü bu konforlu uykudan uyandıracak olan şey, ezberletilmiş doğrular değil; şüphenin ve merakın o asil gücüdür.
Zihnini bir başkasının ipoteğinden kurtarmayan, zillerle hizaya giren bir toplumun geleceği, onu güdenlerin insafına kalmıştır.
Zilleri susturmanın, kalıpları kırmanın ve kendi gökyüzümüzü kendimiz inşa etmenin vakti geldi de geçiyor.
Unutmayalım; asıl esaret prangalar değil, sorgulanmayan doğrulardır.
Doğru kime göre doğru?
Yanlış kime göre yanlış?
Gerçek nasıl bir gerçek?
Hangi gerçekten kaç doğru çıkar?
Beni ve benim gibileri imam hatip liselerinde hızarın ağzına verenlere açık soru?
O tomruktan doğru beşe-on çıktı mı?
Veya yaptıklarınızı siz sorguluyor musunuz?
Doğru yolda olana selam olsun.