KAFAMI DAĞITSAM YETER

Bulancak'ta eskiden beri süregelen bir gelenek var.
İnsanlar, kendi hazırladıkları malzemelerle ekmek fırınlarında pazar gününe özel kıymalı yaptırırlar.
Ben de geçtiğimiz pazar günü kıymalı yaptırmaya gittim.
Kıymalı yaptırmaya gelen insanların yaş ortalaması en az 65'in üzerindeydi. Belli ki çoluk çocuk evde uyurken; dedeler, babalar çocuklarına ve torunlarına kıymalı yaptırmaya gelmişti.
Fırına, bir elinde 7-8 yaşlarında bir kız çocuğu, diğer elinde malzeme tepsisiyle bir adam girdi.
Kıymalı sırası beklerken yapılacak en güzel şey bol bol sohbet etmek.
"Torun bakmak zevkli ama zor mu?" diye sordum.
Adam gülümsedi.
"Eskiden her ailede en az üç-dört çocuk olurdu. Hepsi sessiz sedasız büyürdü. Şimdi dedeler, nineler olmasa kimse çocuk büyütemez." dedi.
Gerçekten de doğru söylüyordu.
Tanıdığım birçok arkadaş var; kimi Manisa yolcusu, kimi Erzincan… Hepsi çocuk bakmaya gidiyor.
Bizde de durum farklı değil. İlk torunumuz Alya Masal doğduktan sonra evde oturma işi bitti. Eşim beş ay burada, yedi ay dışarıda.
Çocukların o saf, o masum bakışları, insanın içini ısıtan gülüşleri arasında yıllar su gibi akıp gidiyor.
Eskiden kimsenin çocuktan haberi olmazdı. Nasıl bakılır, nasıl büyütülür kimse bilmezdi. Şimdi ise hayatın en baş köşesine oturdu çocuk bakmak.
Anne çalışıyor, baba çalışıyor.
Peki bu çocuklara kim bakacak, kim büyütecek?
Altı ile on sekiz yaş arasındaki çocuklarla futbol çalışmaları yapıyorum.
Dün, on beş yaşında bir çocuk geldi yanıma.
"Hocam, ben de çalışmalara katılmak istiyorum." dedi.
O kadar zarif, o kadar bilinçli konuşuyordu ki, daha ilk anda ondaki farklılığı hissettim.
Kalbini kırmadan, 18 yaş altındaki çocukların veli izin belgesi getirmesi gerektiğini söyledim.
Biraz sonra annesini alıp geldi.
"Futbola başlamak için biraz geç kalmışsın. Maç kadrosuna giremezsen üzülme." dedim.
"Yok hocam, ben kafa dağıtmaya geliyorum biraz." dedi.
Yüreğim sızladı.
Pırıl pırıl bir çocuk… Daha 15 yaşında ve "Kafa dağıtmaya geliyorum." diyor.
Yerimden kalktım.
Ellerinden tuttum.
"Sarıl bana." dedim.
Ben de ona sarıldım.
Gerçekten ne olacak bu çocuklar? Hareket alanları gittikçe daralıyor.
Toplumdaki ikiyüzlülüğü, kirli siyaseti, 90 yaşına gelmiş ve bütün enerjisini kaybetmiş insanların yön vermeye çalıştığı dünyayı gördükçe, sadece benim ruhum daralıyor sanıyordum.
Meğer çocukların da ruhu daralıyormuş.
Ne yapacağız, bilmiyorum.
Bu iş; çocukları dijital ortamdan uzak tutmakla, ekran süresini kısaltmakla çözülecek kadar basit değil.
Uyuşturucu yaşının ilkokullara kadar indiği, çocukların antrenman sırasını bile dijital oyun oynayarak beklediği, büyük ve ihtişamlı apartmanlar arasında mahalle oyunlarının kaybolduğu, sürekli yalnızlığa ve hareketsizliğe itilen bir nesil yetişiyor.
Bütün bunlara rağmen çocukları anlamadan, onları dinlemeden, üzerlerine paket paket ödev ve ders baskısı yüklemeye devam ediyoruz.
Bu gidişle, bu pırıl pırıl çocukların kafasını nasıl dağıtacağız?